19 Aralık 2011 Pazartesi Günlü Gazetelerden Basında Yargı Haberleri

Yayınlanma Tarihi: Aralık 19, 2011

Resmi Gazete’de Bugün

19 Aralık 2011 Tarihli ve 28147 Sayılı Resmî Gazete MEVZUAT
 

YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ 

BAKANLIĞA VEKÂLET ETME İŞLEMİ

—  Kültür ve Turizm Bakanlığına, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma ŞAHİN’in Vekâlet Etmesine Dair Tezkere

 

YÖNETMELİKLER

—  Abant İzzet Baysal Üniversitesi Yabancı Dil Hazırlık Sınıfları Eğitim Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik

—  Muğla Üniversitesi Gıda Analizleri Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği 

İLANLAR

a – Yargı İlanları

bArtırma, Eksiltme ve İhale İlânları

c – Çeşitli İlânlar

T.C. Merkez Bankasınca Belirlenen Devlet İç Borçlanma Senetlerinin Günlük Değerleri

 


 Gazetelerde Bugün

UMHURİYET

Hayata dönemediler

Türkiye tarihinin en kanlı cezaevi operasyonu 19 Aralık 2000 tarihinde gerçekleşti. F tipi cezaevlerine karşı eylem yapan tutuklularla arabulucuların görüşmelerinin sonucu beklenmeden yapılan operasyonda ikisi asker 32 yaşam soldu. 20 cezaevine yapılan operasyonun ardından açılan pekçok dava zamanaşımından düştü. Operasyonla ilgili şu an üç dava sürüyor; biri Ümraniye’de tutuklulara, diğer ikisi ise Ümraniye ve Bayrampaşa’da güvenlik güçlerine açılan davalar.

HÜRRİYET

TK-1828 bileti cebinde

Paris Büyükelçisi Burcuoğlu, soykırım yasa teklifinin görüşüleceği 22 Aralık Perşembe günü Fransa’yı terk edecek şekilde biletini cebine koydu.

MİLLİYET

Savcı Deniz’i sordu

Hopa olaylarını protesto ettikleri için Kocaeli’nde tutuklanan öğrencilere “Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Deniz Gezmiş isimli örgüt üyeleri ve bağlantıları soruldu.

VATAN

Taş kalpliler

Anne ve babasını trafik kazasında kaybeden iki yeğenini yetimhaneden kurtaran amca, İrlanda vize vermeyince Dublin’de açlık grevine başladı.

RADİKAL

Bu sicile iyi hal!

Tekirdağ-Çorlu’da karakola sığınan bir kadına tacizden ihraç edilen polis amiri, görevine devam etti.

AKŞAM

Takastan kilise çıktı

Ankara’da Gülhane Askeri Tıp Akademisi’ni yapmak için kolları sıvayan TOKİ’ye, karşılığında Etlik’te arazi tahsis edildi.

SÖZCÜ

Vekil Saltanatı!

Bizde bir vekile, maaş+danışman+sekreter+soförle birlikte 11 bin Euro ödeniyor.

HABERTÜRK

GATA’ya niyet VANK’a kısmet

Askerin hastane karşılığı TOKİ’ye verdiği arazide, 252 yıl önce Vank Manastırı olduğu saptanınca, manastırın tekrar yapımı kararlaştırıldı.

SABAH

Rum sürprizi

Hristofyas’tan Mesaj: Adada barış olursa çıkan doğalfaz, boru hattıyla Türkiye’ye nakledilecek.

POSTA

Garip savunma

İzmir Karabağlar karakolunda Temmuz’da polislerden dayak yiyen kadının görüntüleri aylar sonra ortaya çıkmıştı.

BİRGÜN

Katıksız bir derin devlet operasyonu

“Bayrampaşa, hükümetten başlayıp orduya kadar uzanan, Jandarma ve Emniyet’i içine alıp medyaya inen, nihayetinde yargıyı kuşatan katıksız bir derin devlet operasyonudur”

YENİ ŞAFAK

Failler malum ama devlet sırrı

Susurluk komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış, ‘ölüm listesinin’ faillerinin belli olduğunu, ancak devlet sırrı duvarı aşılamadığı için bir sonuca varılamadığını kaydetti.

ZAMAN

‘Hayata Dönüş’ sırasında ömrümde görmediğim bombalar kullanıldı

‘Hayata Dönüş’ operasyonunun komutanlarından emekli Binbaşı Zeki Bingöl, 32 kişinin hayatını kaybettiği olayla ilgili Zaman’a çarpıcı açıklamalarda bulundu. Operasyonda kullanılan bombaları daha önce hiç görmediğini söyledi. Kendisinin de ‘tanık’ olarak dinleneceği erlerin yargılandığı davada, asıl sorumluların yargı önüne çıkarılmamasını da eleştirdi.

19 Aralık 2011


 ”Sonum Kozinoğlu gibi olmazsa…”

Ayhan Çarkın avukatı aracılığı ile sorulara cevap verdi. Çarkın, “Tarık Ümit öldürüldü. Eğer mahkeme isterse cesedinin yerini söylerim. Çıkartır DNA testi yaparlar” dedi.

İstanbul- Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı’nın 1990’larda işlenen faili meçhul cinayetler ile ilgili yürüttüğü soruşturma kapsamında, Avukatlar Faik Candan ve Yusuf Ekinci ile Nüfus Müdürü Mecit Baskın ve Sağlık Bakanlığı Müfettişi Namık Erdoğan’ın öldürülmelerine ilişkin yaptığı itirafların ardından tutuklanan eski Özel Harekât polisi Ayhan Çarkın, önemli açıklamalarda bulundu.

Taraf Gazetesi’nin haberine göre Sincan Cezaevi’nde tutuklu bulunan Ayhan Çarkın, Namık Erdoğan ailesinin avukatı Yaşar Sayın aracılığıyla soruları yanıtladı. Çarkın, 1978’den itibaren MİT içerisinde çalışmaya başlayan, 1980 ve 1990’lı yıllarda çok sayıda olaya adı karışan ve 2 Mart 1995’te kaçırıldıktan sonra kendisinden haber alınamayan Tarık Ümit’in öldürüldüğünü açıkladı. Mahkemenin talep etmesi halinde Tarık Ümit’in cesedinin bulunduğu yeri gösterebileceğini belirten Ayhan Çarkın, “Ben, infaz edildiği yeri, cesedinin gömüldüğü yeri gösteririm. DNA testi yapılır. Durum ortaya çıkar” dedi.

Topal cinayetinin belgeleri Yılmaz’da

Ayhan Çarkın, 28 Temmuz 1996’da İstanbul’da kaçırılıp öldürülen Kumarhaneler Kralı Ömer Lütfü Topal cinayeti ile ilgili de çarpıcı açıklamalarda bulundu. Eski başbakanlardan Mesut Yılmaz’ın bu cinayete dair her şeyi bildiğini belirten Çarkın, “Topal cinayetinin perde arkasını en iyi bilen isim Mesut Yılmaz’dır. Yılmaz’da cinayetine ilişkin tüm belgeler var. Söz konusu dökümanların bir kısmı Uğur Dündar’da da var. Topal cinayetiyle ilgili asayiş polisleri tarafından alınmış kamera kayıtları var” dedi. Çarkın, dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Kemal Yazıcıoğlu’nun da cinayete ilişkin tüm detayları bildiğini söyledi. Yazıcıoğlu da geçtiğimiz aylarda aynı soruşturma kapsamında Ankara’da ifade vermişti.

Eymür de olayların merkezinde

Ayhan Çarkın, soruşturma kapsamında İstanbul’da gözaltına alındıktan sonra 30 Kasım 2011’de Ankara Özel Yetkili Cumhuriyet Savcılığı’na şüpheli olarak ifade veren eski MİT Kontrterör Daire Başkanı Mehmet Eymür’ün de, kendisini olayların dışındaymış gibi göstermeye çalıştığını oysa onun da olayların merkezinde olduğunu belirtti. Çarkın, “Eymür ifadelerinde kıvırmış. Sanki o dönem olan bitenleri sonradan öğrenmiş, olaylara hiç karışmamış, dışarıdan izleyen öğrenen biri gibi anlatmış. Oysa olan bitenin merkezinde kendisi de vardı” diye konuştu.

Deli raporu almaya çalışan Şahin

Ayhan Çarkın, soruşturma kapsamında tutuklandıktan sonra Ankara Nöbetçi 11. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından, beklenmedik bir şekilde, “somut delil yok” denilerek altı eski özel harekâtçı polisle birlikte serbest bırakılan ancak Ergenekon davasından tutukluluğu devam eden eski Özel Harekât Dairesi Başkanvekili İbrahim Şahin’in, “Ayhan Çarkın’ın akıl sağlığı yerinde değil” sözlerine de yanıt verdi. Çarkın, şunları söyledi: “Benim akıl sağlığım yerinde. Ancak bana deli diyenlerden İbrahim Şahin kendisi deli olmak için elinden geleni yapıyor. Ergenekon davasından kurtulmak için aklî dengesi yerinde değildir raporu almaya çalıyor.”

Sonum Kozinoğlu gibi olmazsa…

Ayhan Çarkın, altı özel harekâtçı eski polis ve İbrahim Şahin’in serbest bırakılmalarıyla ilgili olarak da şöyle konuştu: “Arkadaşlarımın serbest kalması konusunda rahatsız değilim. Ancak bu ekibin içerisinde olan yaşanan olaylara birebir tanıklık eden biriyim. Ankara’da işlenen cinayetleri savcıya anlattım hatta infazların gerçekleştiği yerleri gösterdim. Benim kimseden korkum yok içeride. Yatarım çıkarım diye bir derdim yok. Ne söylediysem arkasındayım. Beni zamanında infaz etmek istediler. Kurtuldum. İçeride kaldığım sürece de herhangi bir tehdit almadım. Allah’ın izniyle sonum Kaşif Kozinoğlu gibi olmazsa ben bu olayları inkar edenlerle mahkemede yüz yüze geldiğimde esas sürprizi yapacağım.”

Eceliyle ölmediler

Çarkın, kendi dönemlerinden bazı eski özel harekâtçıların şüpheli ölümleriyle ilgili de açıklamalar yaptı. Çarkın, “Bana göre bizim ekipten Ahmet Sakarya, Sami Gece, Behçet Oktay ve Sait Yıldırım ecelleriyle ölmediler. Birileri onları infaz etti. Beni de infaz etmek istediler. Ancak ben Oğuz Yorulmaz’ın yardımıyla infaz edilmekten kurtuldum. Hatta İbrahim Şahin’in de infaz edilmek istendiğini biliyorum. Fakat Şahin’i de öldüremediler. Şahin de durumu anlayınca infaz edilmekten kurtulmak için işi deliliğe vurdu” dedi.

Mehmet Ağar mesaj gönderdi

Mehmet Eymür’ün savcılığa verdiği ifadenin ardından tüm gözlerin çevrildiği eski İçişleri bakanı Mehmet Ağar’ın 9 aralıkta İstanbul’da basın toplantısı düzenleyerek hakkındaki iddialar ile ilgili yaptığı açıklamayı da değerlendiren Ayhan Çarkın, “Mehmet Ağar çıkıp açıklama yaptı. İlgili kişilere mesaj gönderdi. Bu soruşturmanın en üste kadar gideceğinin farkına varmış” dedi. Mehmet Ağar, “Suçumuz olmamıştır, kusurumuz olmuştur” diyerek “yapılanların devlet görevi kapsamında olduğunu” söylemişti.

Babasını kaybettikten sonra Almanya’daki amcasının yanına yerleşen ve 1968’de Türkiye’ye dönen Tarık Ümit, yeraltı dünyasının ünlü ismi Dündar Kılıç’la ortak iş yapmaya başladı. 1978’de MİT’te çalışmaya başlayan Ümit, özellikle yeraltı dünyasından sağladığı istihbaratlarla 1984’teki Babalar Operasyonu’nda görev aldı.

Mehmet Eymür ve ekibince yazılan ünlü MİT raporunun hazırlanmasında da yer aldı. 1991’de DEV-SOL saldırısından yaralı kurtuldu. 1994’te Korkut Eken aracılığıyla Mehmet Ağar’la tanıştırıldı. Yaşar Öz’ü, Ağar ile o tanıştırdı.

Susurluk sürecinde İbrahim Şahin ve Veli Küçük ekibiyle çalıştı. Ancak Şahin grubunun faaliyetlerini Eymür’e anlattığı için bu ekiple arası açıldı. 1995’te özel harekâtçı polisler tarafından kaçırıldı.

19 Aralık 2011


 Seri katile ağırlaştırılmış müebbet hapis istemi

Konya’nın Akşehir ilçesinde ve Afyonkarahisar’da 2′si kadın 4 kişiyi gasp edip öldürdüğü öne sürülen sanık hakkında ”Ruhsatsız tabanca taşımak”, ”konut dokunulmazlığını ihlal”, ”nitelikli yağma” ve ”nitelikli kasten öldürme” suçlarını işlediği gerekçesiyle 4 ayrı suçtan cezalandırılması için dava açıldı.

Akşehir- Akşehir’deki iki cinayet için hazırlanan iddianamede, karayolu yapımında kamyon şoförü olarak çalışan ve işten çıkarılan Erhan G’nin (30), birahanede çalışan Elif K. ile tanışıp gönül ilişkisi kurduğu, kadının zaman zaman para istemesi üzerine hırsızlık yapmaya başladığına yer verildi. Cinayetlerin işleniş tarzının anlatıldığı iddianamede, normal ölüm raporu verildikten sonra cinayete kurban gittiği anlaşılan Azerbaycan uyruklu Hacer Rahimova (40) cinayetiyle ilgili de ayrıntılara yer verildi.

Normal ölüm raporu verilerek defnedilen kadın da öldürülmüş

İlk tespitlerinde evinde bir dağınıklık, çalınan bir şey bulunmadığını, olağan dışı bir şeyin rastlanılmadığının tespiti üzerinde ilk klasik otopside Rahimova’nın kanser hastası olduğu, ateşli silah ya da kesici ve delici alet yaralanması gibi suça işaret eden bir bulgunun bulunmadığı belirtilen iddianamede, şunlara yer veriliyor: ”Maktulün ölümünün bir hastalığa bağlı dış kanama meydana geldiği, olayın doğal ölüm olduğundan soruşturma hakkında takipsizlik kararı verilmiştir. Diğer cinayetlerden dolayı yakalanan şüphelinin savunmasında maktulü kendisinin öldürdüğünü itiraf etmesi üzerine dosya yeni bir delil nedeniyle yeniden açılmış, maktulün mezarı açılarak ceset, ikinci kez Konya Adli Tıp Kurumu Şube Müdürlüğüne gönderilmiştir. Yapılan ikinci otopsisinde sağ göğüs üst arka duvarı yumuşak dokuları içerisinde bir adet 7,65 mm, mermi çekirdeği elde edilmiş, daha sonra aldırılan Adli Tıp Raporunda ellerinde ve yüzünde boyun bölgesinde çok miktarda kurumuş kan artıkları bulunan maktulün ölümünün ateşli silah mermi çekirdeği yaralanmasına bağlı dış kanama neticesinde meydana geldiği tespit edilmiştir.”

Şüpheliye olay yerinde keşif ve yer gösterme işlemi yaptırıldığı, yer göstermenin olayın oluş şekliyle uygun arz ettiğinin anlaşıldığına dikkati çekilen iddianamede, tabancaya ve şüphelinin attığı boş kovana ulaşılamadığı bildirildi. İddianamede, ”ruhsatsız tabanca taşımak”, ”konut dokunulmazlığını ihlal”, ”nitelikli yağma” ve ”nitelikli kasten öldürme” suçlarını işlediğinin anlaşıldığı, 4 ayrı suçtan cezalandırılması için dava açılması isteniyor.

İddianamenin kabulüyle sadece cinayetler için 2′şer kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılması istenen sanık önümüzdeki günlerde hakim karşısına çıkacak. Ayrıca Afyonkarahisar’daki iddianameyle, Akşehir’deki iddianamenin bir dosyada birleştirilebileceği, Afyonkarahisar’daki olayları da aynı yöntemle işlediği için sanığa toplam 4′er kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla cezalandırılmasının istenebileceği bildirildi.

Avukat bulunamamıştı

Konya ve Afyonkarahisar’da 2′si kadın 4 kişiyi gasp edip öldürdüğü öne sürülen Erhan G, 25 Ağustos’ta Akşehir ilçesinde yakalanmıştı. Öldürdüğü kişilerin parasını ve değerli eşyalarını alan Erhan G’nin itirafı sonrası hakkında beyin kanamasına bağlı ölümü gerçekleştiği belirtilen ve hakkında ”Normal ölüm” raporu verilen kadının cinayete kurban gittiği ortaya çıkmıştı. Sanığı, 30 Kasım’daki duruşmada savunacak avukat bulmakta zorlanılınca duruşma zorunlu olarak ertelenmişti.

19 Aralık 2011


 AKP davada müdahil oldu

”İrtica ile Mücadele Eylem Planı” davasında mahkeme heyeti, AKP’nin tüzel kişilik olarak davaya katılma talebini kabul etti.

İstanbul- İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesince Silivri Ceza İnfaz Kurumları Yerleşkesi’nde görülen duruşmada, avukat Muammer Cemaloğlu, AKP adına davaya katılmak için daha önce talepte bulunduklarını hatırlatarak, parti adına davaya katılmak istediğini söyledi.

Avukat Cemaloğlu’nun talebini değerlendiren mahkeme heyeti, AKP’nin davaya katılmasına karar verdi.

19 Aralık 2011


 

19 Aralık 2011

 

Tazminat taleplerini kabul edin

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) Başsavcılığı’ndan, tazminat davası açan Balyoz tutuklusu üç komutana iyi haber geldi.

Başsavcılık, Balyoz davasında tutuklanan ve açığa alınma davalarını kaybeden iki general ve bir amiralin yargı kararına rağmen terfi ettirilmedikleri için hükümete karşı açtıkları tazminat davalarının kabulü yönünde görüş bildirdi. AYİM, tazminat davalarını önümüzdeki günlerde görüşerek, karara bağlayacak.

AYİM’e dava açan Tümgeneral Halil Helvacıoğlu, Tümgeneral Gürbüz Kaya ve Tuğamiral Abdullah Gavremoğlu, 40 biner lira manevi ve 9.5 aylık maaş karşılığı 2 bin 100’er lira maddi tazminat istediler. Dava dilekçesinde üç komutan terfi ettirilmedikleri süreçte yaşadıkları manevi üzüntü nedeniyle ayrı ayrı 40’ar biner liradan toplam 120 bin lira manevi tazminat talebinde bulundular. AYİM Başsavcılığı davaya ilişkin olumlu görüşünü tamamladı ve mahkemeye sundu. Başsavcılık, davacı üç komutanın 30 Ağustos 2010’daki YAŞ toplantısı öncesinde terfilerine engel durumları, haklarında bir tutuklama kararı bulunmadığına da dikkat çekti. Görüşte Türkiye Cumhuriyeti’nin bir hukuk devleti olduğu, idarenin eylem ve işlemlerine karşı dava açılabileceği, üç davacının terfi davasını kazanmalarına rağmen, bu kararın makul sürede uygulanmadığı ve uygun miktarda maddi-manevi tazminatın belirlenerek kendilerine verilmesi gerektiği vurgulandı.

Dava nasıl açıldı

Tümgeneral Kaya, Jandarma Tümgeneral Helvacıoğlu ile Tuğamiral Gavremoğlu 2010 yılı Ağustos ayında yapılan YAŞ toplantısında terfilerine karar verildiği halde terfi ettirilmemeleri işlemine karşı dava açmışlar ve AYİM bu işlemleri iptal etmişti. Hükümet kararı uygulamamış üç komutan açığa alınmıştı. Dönemin Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül’ün 22 Kasım 2010’da açığa aldığı Tümgeneral Kaya ve Tuğamiral Gavremoğlu ile dönemin İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın aynı tarihte açığa aldığı Jandarma Tümgeneral Helvacıoğlu, açığa alınma işlemlerinin yürütmesinin durdurulması ve iptali istemiyle AYİM’de yine dava açmışlardı. AYİM Daireler Kurulu, üç komutanın açığa alınmalarının iptali davalarını reddetmişti. Kaya ve Gavremoğlu Başbakanlık ve MSB, Helvacıoğlu Başbakanlık ve İçişleri Bakanlığı aleyhine dava açarak, terfi ettirilmedikleri için maddi manevi tazminat davası açtı.


 

19 Aralık 2011

 

 

Pamukova’da 41 kişinin can verdiği Hızlı Tren kazasıyla ilgili davanın duruşması, zamanaşımının dolduğu tarihten 2 hafta sonraya kaldı.Dava, 7 Şubat 2012 tarihli duruşmada zamanaşımından düşecek, TCDD tarihinin en büyük felaketi hukuken yaptırımsız kalacak.

SAKARYA Pamukova’da 7 yıl önce meydana gelen ve 41 kişinin ölümü, 80 kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan hızlandırılmış tren faciasıyla ilgili dava zamanı aştı. Yargıtay’ın son olarak 12 ayrı gerekçeyle bozduğu davanın duruşması, zamanaşımı süresinin dolduğu tarihten 2 hafta sonraya bırakıldı. Faciada fatura iki makiniste kesilmiş, Yargıtay mahkumiyetleri esas ve usülden iki kez bozmuştu. Dava 7 Şubat 2012 tarihli duruşmada zamanaşımından düşecek, TCDD tarihinin en büyük felaketi hukuken yaptırımsız kalacak.

Yargıtay bozdu

22 Temmuz 2004 tarihinde meydana gelen faciayla ilgili dava, Sakarya 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde açıldı. Mahkeme 1 Şubat 2008’de 1. makinist Fikret Karabulut’u 2 yıl 6 ay hapis, bin 100 lira para cezasına, 2. makinist Recep Sönmez’i 1 yıl 3 ay hapis ve bin 733 lira para cezasına çarptırdı, tren şefi Köksal Coşkun beraat etti. Yargıtay 2. Ceza Dairesi, dosyadaki tebligat eksikliklerini gerekçe gösterip kararı bozdu. Yerel mahkeme usul eksikliklerini giderip aynı kararları verdi. Karar 2010 Eylül ayında Yargıtay tarafından 12 ayrı gerekçeyle ikinci kez bozuldu.  Sakarya 2. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki son duruşma, 2 Aralık günü görüldü. Müdahil TCDD ve sanık avukatlarının hazır bulunduğu duruşmada mahkeme, 5 müştekinin talimat ifadelerinin gelmediğini belirtti. TCDD avukatlarından Emin Baltacı da mazeret bildirip duruşmaya gelmedi. Mahkeme hem bu mazereti kabul etti, hem de ifadeleri alınamayan müştekilerin emniyetten sorulmasına karar verdi. Duruşma 7 Şubat 2012’ye atıldı. Bu tarih, davanın 7.5 yıllık zaman aşımının bitiminden 2 hafta sonraya denk geliyor. İlginç olan, bu konuda taraflardan hiçbirinin zamanaşımıyla ilgili duruşmalarda görüş bildirmemesi oldu. Sanık avukatları, 7 Şubat’taki celsede davanın zamanaşımından düşmesi talebinde bulunacaklarını bildirdi.


 

19 Aralık 2011

 

Kesik parmak 10 aydır yatırıyor

Taksici Ömer Tosun, 18 Eylül 2010 gecesi, Sultanbeyli’de, aracına aldığı bir kişi tarafından kalbinden bıçaklandı.

Şans eseri hayatta kalan Ömer Tosun’un polise verdiği, “Beni bıçaklayanın elini ısırdım” ifadesi ise, mobilyacı İsmail Reis’i yaktı. Tosun’un bıçaklandığı saatlerde, olay yerine 5 kilometre mesafede aracıyla MOBESE direğine çarpan 26 yaşındaki İsmail Reis, serçe parmağını far kırıklarıyla kesti. Bu nedenle de hastaneye gidip parmağına dikiş attırdı. Aradıkları gaspçının da, Ömer Tosun’un ısırdığı eli için hastaneye gitmiş olabileceği şüphesiyle o saatlerde eline dikiş attıranların peşine düşen polis, İsmail Reis’i kazadan 13 gün sonra gözaltına aldı.

19 dedi, 26 yaşı gösterdi

İlk ifadesinde “19 yaşlarında, orta boylu, esmerdi” diyen Tosun da, hastane kamerası görüntüsünden “Bu o gaspçı” deyince, 26 yaşındaki İsmail Reis tutuklandı. Kartal 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde 20 yıla kadar hapis istemiyle görülen davada, İsmail Reis’in çarptığı MOBESE kamerasının kayıtlarının incelenmesi talebi reddedildi. Taksici Tosun’un elini ısırdığı gaspçıdan araca bulaşan kanın kendisine ait olmadığının belirlenmesi de, Reis’in serbest kalmasına yetmedi. Israrla elindeki kesi için Adli Tıp Kurumu’na sevkini isteyen Reis, tutuklandıktan 10 ay sonra kuruma sevkedildi. Reis, şimdi umutla suçsuzluğunu kanıtlamak için raporun gelmesini bekliyor.


 

19 Aralık 2011

 

 

Irkçı slogan davası

Kayseri’de geçen ay oynanan kadınlar basketbol karşılaşmasında ırkçı slogan atan 30 kişi hakkında İsrail’e hakaret ettikleri gerekçesiyle dava açıldı.

Kayseri Kadir Has Kongre ve Spor Merkezi’nde 24 Kasım 2011 tarihinde Kaski Spor ile İsrail’in Maccabi Bnot ekibi arasında oynanan karşılaşma sırasında İsrail aleyhine slogan atan aralarında kadınların da bulunduğu protestocularla ilgili soruşturma tamamlandı. Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan iddianamede 30 şüphelinin Eurocup kadınlar basketbol müsabakası sırasında toplu olarak Filistin bayrakları açtıkları ve hep birlikte “kahrolsun İsrail” şeklinde slogan attıkları belirtildi.

Şüphelilerin “Din, Dil, Irk, Etnik Köken, Cinsiyet veya Mezhep Farkı Gözeterek Hakaret” suçlarını işledikleri vurgulanan iddianamede, suçun şüphelilerin ifadeleri, olay ve yakalama tutanakları, görüntülerle sabit olduğu kaydedildi. İddianamede 30 şüphelinin “Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun’un 14/2 ve 53/1’inci maddelerinden ayrı ayrı cezalandırılmaları istendi. İddianame Kayseri 3. Sulh Ceza Mahkemesi tarafından kabul edildi. Yeni yasa kapsamında yargılanacak şüphelilerle ilgili davanın ilk duruşması 27 Ocak 2012 tarihinde görülecek.


 19 Aralık 2011

İkinci kez taciz etti, ‘iyi hal’ indirimi aldı

Taciz suçu nedeniyle meslekten ihracına karar verilen polis, karıştığı ikinci taciz davasında da ‘iyi hal indirimi’nden yararlandı!

Çorlu’da, eşiyle kavgalı kadını önce yüz yüze, ardından cep telefonu mesajı ve telefonla taciz eden polis amirine, en alt sınırdan ceza uygulandı. Ceza, ‘5 taksitte ödemek üzere 2 bin 500 TL para cezası’na çevrildi. Üstelik karar duruşmasında, aynı amirin trafik kazası nedeniyle karakola başvuran bir öğretmeni de taciz ettiği ve polislikten ihraç edildiği ortaya çıktı.

Çorlu’da 22 yaşındaki T.Ş., eşiyle bir süredir anlaşmazlık içindeydi. Çift, en son 11 Mart 2011’de kavga etti. Karşılıklı şikâyet için Cumhuriyet Polis Merkezi’ne gittiler. T.Ş.’nin iddiasına göre karakol amiri Gizlihan Barutçu, kadını makamına çağırıp “Eşinden ayrıl. Bundan sonra seninle birlikte olmak istiyorum. Gece bende kalabilirsin. Bir şeyler içip birbirimizi daha iyi tanıyabiliriz” dedi. T.Ş. bu taciz karşısında odadan ayrıldı.

O gece Barutçu evine dönen T.Ş.’nin telefonuna, “Ailene söyle gelmesin. Eşin seni bu gece evde bilir. Hatta eşine evden uzaklaştırma cezası veririz. Geceyi birlikte geçiririz” diye mesaj gönderdi. T.Ş. yanıt vermedi. Bunun üzerine Barutçu, telefonla aradı. T.Ş.’nin kaydettiği bu görüşmede Barutçu’nun, “Birlikte olmakta ısrar ettiği, evli bir kadın olduğunu bildiği, kocasıyla barıştırmasını istediği halde ‘Sana bakarım, seninle hayatımı paylaşmak istiyorum’ dediği” tespit edildi. T.Ş. bu kanıtlarla savcılığa suç duyurusunda bulundu.

Çorlu Cumhuriyet Savcısı Erdal Kocabıçak da, “Polis amirliğine gelen evli bir bayana ilk kez gördüğü halde bu şekilde teklif ve ısrarda bulunmasının hayatın olağan akışına aykırı olacağı, bu sözlerinin cinsel amaçlı söylendiğinin kuvvetle muhtemel olacağı” görüşüne vararak, amir Gizlihan Barutçu hakkında ‘taciz’ suçlamasıyla dava açtı.

Alt sınırdan ceza

Çorlu 2. Sulh Ceza Mahkemesi’ndeki davanın altıncı duruşması dün görüldü. İçişleri Bakanlığı’nın idari soruşturma evrakı dava dosyasına girdi.

Bu evrakla birlikte Barutçu’nun, bir trafik kazası sonrasında polis merkezine gelen öğretmen bir kadını da telefonla taciz ettiği ortaya çıktı. Ayrıca Barutçu, duruşmada, meslekten ihraç edildiği, kararın kendisine tebliğ edildiği ancak henüz süresi dolmadığı için görevine devam ettiğini söyledi.

Cuma günkü son duruşmada Hâkim Fahrettin Ayaz, polisin aynı suçtan ihraç edilmesi kararına rağmen ‘taciz’ suçlamasını düzenleyen Türk Ceza Kanunu’na (TCK) göre ‘3 aydan 2 yıla kadar’ hapis istemiyle yargılanan Barutçu için, ‘iyi hal indirimi’ uyguladı. An alt sınırdan ceza alan Barutçu’ya verilen 120 günlük ceza da 2 bin 500 TL para cezasına çevrildi. Bu cezanın 5 taksitte ödenmesi karara bağlandı.

T.Ş.’nin avukatı Eren Keskin, sanık polisin yargılama sırasında kendisine “Teröristlerin avukatı” diye saldırdığını belirtti. Keskin, 2 bin 500 TL’lik para cezasını da hayli düşük bularak, “Karar, cinsel taciz suçundan verilen cezaların ne kadar az olduğunu gösteriyor. Çünkü ceza en alt sınırdan ve iyi hal indirimi yapılarak verildi. Oysa polislik görevinin kendisine verdiği gücü kullanarak bu suçu işlemişti. İyi hal indirimi uygulanmamalıydı” dedi.


 19 Aralık 2011 – 09:51

Bacağını çöpe atan vatandaşa dava

Fatih’te bir çöp konteynerında geçtiğimiz hafta bulunan kesik bacağın sırrı çözüldü. Diz altından kesilmiş erkek bacağın Nusret Şenkal isimli bir vatandaşa ait olduğu, Şenkal’ın hastanede ameliyatla kesilen bacağını “üşendiği” için mezarlığa gömmek yerine çöpe attığı ortaya çıktı. Şenkal hakkında “kamu sağlığını tehlikeye atmak” suçlamasıyla 3 ile 6 ay arasında hapis cezası istemiyle dava açıldı.

Hurdacı bulmuştu

Fatih’te topladığı metal atıkları satarak geçimini sağlayan Levent Topçu, Kocamustafapaşa Lisesinin önünde bulunan çöp konteynırına baktığında büyük şok yaşadı. Rulo şeklinde sarılmış bir paket gören ve içerisinde metal olabileceğini düşünerek paketi açan Topçu kesik bir erkek bacağıyla karşılaştı. Topçu’nun ihbarı üzerine olay yerine polis ekipleri geldi. Olay yeri inceleme ekipleri tarafından incelenen konteynırdan poşet ve ameliyat örtüsüne sarılmış vaziyette, diz altından kesilmiş bir erkek bacağı çıkartıldı. Bacak Adli Tıp Kurumu’na gönderilirken polisin olayla ilgili soruşturması başlattı. Soruşturma sonunda bacağın 59 yaşındaki Nusret Şenkal’a ait olduğu tespit edildi.

“Gömmeye üşendim, çöpe attım”

Polisi alarma geçiren bacağın öyküsü şöyle:

Nusret Şenkal’ın şeker hastalığ nedeniyle kangren olan bacağı İstanbul Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde 2 Aralık’ta yapılan ameliyatla diz altından kesildi. Kesilen bacak 5 Aralık’ta “sarılı ve sterilize bir şekilde” Şenkal’a teslim edildi. Şenkal’a Fatih Mezarlık Müdürlüğü’yle temasa geçildiği, bacağını Fatih’teki mezarlığa gömebileceği de söylendi.

Ancak bacağı alan Şenkal, mezarlığa gömmek yerine Fatih Kocamustafapaşa Lisesi önününde bulunan çöp konteynırına attı. Atık kağıt ve demir toplayan Levent Topçu ise çöpü karıştırırken bacağı buldu ve polise ihbar etti. Alarma geçen polis cinayet şüphesiyle soruşturma başlattı. Birkaç gün süren araştırmanın sonunda kesik bacağın Şenkal’a ait olduğu ortaya çıktı. İfadesi alınan Şenkal, “Mezarlığa gidip gömmeye üşendim. O yüzden çöpe attım” dedi.

Başlatılan soruşturma sonucunda İstanbul Cumhuriyet Savcılığı Şenkal hakkında Umumi Hıfzısıhha Kanunu’nun 282. maddesindeki “Kamu sağlığını tehliye atmak” suçundan 3 aydan 6 aya kadar hapis istemiyle dava açtı. Şenkal önümüzdeki günlerde hakim karşısına çıkacak.


 19 Aralık 2011

Babasının mektubu üzerine cinayeti itiraf etti

BURSA’nın Mustafakemalpaşa İlçesi’nde tüfekle oynarken kazayla kendisini vurduğu iddia edilen 21 yaşındaki İbrahim Camcı’nın, aynı yaştaki Kerim Boz’un tüfeğinden çıkan saçmalarla öldüğü anlaşıldı. Katıldığı tüm duruşmalarda, Camcı’nın kazayla kendi kendini vurduğunu söyleyen Kerim Boz, babasının mahkemeye sunduğu itiraf mektubunun ardından ifadesini değiştirerek, arkadaşını yanlışlıkla vurduğunu itiraf etti. Mahkeme heyeti, suçunu sabit gördüğü Kerim Boz’u ’Kasten adam öldürmek’ suçundan 25 yıl hapis cezasına çarptırdı.

Bursa’nın Mustafakemalpaşa İlçesi Tatkavaklı Beldesi’nde 19 Aralık 2010 günü meydana gelen olayda, arkadaşı Kerim Boz’un çiftliğine giden İbrahim Camcı, çiftlikteki bağ evinde pompalı tüfekle vurularak yaşamını yitirdi. Olayın ardından gözaltına alınan Kerim Boz jandarmaya verdiği ifadesinde, olay sırasında evin üst katında olduğunu ve silah sesini duyunca aşağıya inip baktığında arkadaşının kanlar içerisinde yerde yattığını söyledi. Kerim Boz çıkarıldığı mahkemece tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılırken, İbrahim Camcı’nın cesedi otopsi yapılmak üzere Bursa Adli Tıp Kurumu Morgu’na gönderildi.

ADLİ TIP RAPORUNDAN SONRA TUTUKLANDI

Adli Tıp’tan gelen otopsi raporunda, İbrahim Camcı’nın ensesinden ve yakın mesafeden vurulduğu tespit edildi. Camcı’nın elbiselerinde yapılan incelemede herhangi bir barut izi tespit edilemezken, Kerim Boz’un elbiselerinde ise barut kalıntılarına rastlandı. Ayrıca Kerim Boz tarafından yıkanan tüfeğin üzerinden de kendisine ait parmak izleri çıktı.

Adli Tıp Kurumu’ndan gelen raporun mahkemeye sunulmasının ardından, üç ay sonra askerden izne gelen Kerim Boz cinayet şüphelisi olarak tutuklandı.

MAHKEME BAŞKANI, BABASINDAN GELEN MEKTUBU OKUDU

Bursa 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde ’Kasten adam öldürmek’ suçundan ömür boyu hapis cezası istemiyle yargılanan Kerim Boz son kez hakim karşısına çıktı. Daha önceki duruşmalarda arkadaşının kazayla kendi kendini vurduğunu söyleyen Boz, aynı savunmasını tekrarladı. Mahkeme Başkanı, Kerim Boz’un babası Tayfun Boz’un mahkemeye sunduğu mektubu okudu. Baba Tayfun Boz mektubunda şöyle dedi:

“Tüfeği oğluma tamir etmesi için ben vermiştim. Olayın ardından çiftliğe gittim. İbrahim Camcı kanlar içerisinde yerde yatıyordu. Oğluma, ’bana olayı anlat’ dedim. O da İbrahim’in kazayla kendi kendini vurduğunu söyledi. Oğlum askere gittikten sonra kayınbiraderim Suat Boz, Kerim’in kendisine olayı farklı anlattığını ve İbrahim’i kazayla kendisinin vurduğunu söylediğini belirtti. Ben Adli Tıp raporundan sonra gerçekleri söylemekten korktum. Ancak vicdan azabı çektiğim için böyle bir yola başvurdum.”

BU KEZ SUÇUNU İTİRAF ETTİ

Mahkeme Başkanı mektubu okuduktan sonra Kerem Boz’a yeniden söz hakkı verdi.

Bu mektuptan sonra ifade değiştiren Kerim Boz şunları anlattı:

“Olay günü İbrahim’le çiftliği gittik. Av tüfeği çiftliğin içindeki odada duruyordu. İbrahim çiftlikteki köpekleri görmek istedi. Köpeklere baktığımız sırada, İbrahim odada asılı duran tüfeği fark etti. Tüfeği bakmak için istedi. Ben de getirdim. Avluda İbrahim’e av tüfeğini gösteriyordum. Bu sırada zincirle bağlı olan bir köpek bana doğru hamle yaparak çarptı. Köpeğin çarpmasıyla elimdeki tüfek patladı. İbrahim kanlar içerisinde yere yığıldı. Hemen yarasına müdahale etmeye çalıştım ancak yapabileceğim bir şey olmadığını anlayınca babamı aradım. Benim kasıtlı olarak birini öldürmeyeceğimi herkes bilir. İbrahim ile yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Ailesinden çok özür diliyorum. Her şey kaza sonucunda meydana geldi.”

Kısa bir aranın ardından kararını açıklayan mahkeme heyeti, sanık Boz’un değiştirdiği ifadesini dikkate almadı. Mahkeme heyeti suçunu sabit gördüğü Kerem Boz’u, ’Kasten adam öldürmek’ suçundan önce ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Sanığın duruşmalardaki iyi halini göz önünde bulunduran mahkeme, cezayı 25 yıla indirdi.


 19 Aralık 2011

Zihinsel engelliye tecavüze tahliye

ZONGULDAK’ta, maden işçisi 37 yaşındaki Göksel S., zihinsel engelli 36 yaşındaki S.P.’ye tecavüz ettiği iddiasıyla tutuklu yargılandığı davada, mağdurun kendi isteğiyle ilişkiye girdiği kanaatine varılarak tahliye edildi.

Türkiye Taşkömürü Kurumu maden ocağında çalışan evli ve 4 çocuk babası Göksel S., iddiaya göre geçen ağustos ayında evinden aldığı bidonlara su doldurmak için gittiği çeşmede S.P. ile tanıştı. Göksel S., otomobiline aldığı S.P.’ye burada tecavüz etti. Kısa süre sonra S.P., durumu ailesine anlattı. Ailenin şikayeti üzerine gözaltına alınan Göksel S., tutuklandı.

10 YIL HAPİS İSTENDİ

Hakkında, ’Cinsel taciz, mağdurun beden ve ruh sağlığını bozacak şekilde cinsel saldırı’ suçundan 10 yıl hapis cezası istemiyle dava açılan Göksel S., Zonguldak 1’inci Ağır Ceza Mahkemesi’nde ikinci kez hakim karşısına çıktı. Duruşmada S.P., babası ve avukatlar da hazır bulundu.

Göksel S., olaydan bir süre önce yine aynı çeşmeye giderken S.P.’nin kendisine el salladığını, başka bir gün ise çeşmede karşılaştıklarını söyledi. Tecavüz suçlamasını kabul etmeyen Göksel S., “Zorla olmadı. Kendi isteğiyle otomobilin arka tarafında ilişkiye girdik. 4 aydır tutukluyum. Maden işçisiyim. İşten atılırsam hiçbir hak talep edemem. Kredi borçlarım var. Yuvam dağılacak. Ben suçsuzum, tahliyemi istiyorum” dedi.

Göksel S.’nin eşi 33 yaşındaki Filiz S. ve oğlu 15 yaşındaki Gökhan S. de duruşmada tanık olarak dinlendi. Gökhan S., çeşmeye birlikte su almaya giderken S.P.’nin babasına el salladığını, bu yüzden anne ve babasının kavga ettiklerini ileri sürdü.

TAHLİYE SEVİNCİ

Olayın, S.P.’nin kendi isteğiyle gerçekleştiği kanaatine varan mahkeme heyeti, suç vasfının ve mahiyetinin değişme ihtimali, delillerin büyük oranda toplanmış olması, tutuklamanın tedbir mahiyetinde olması ve tutukluluk süresini de göz önüne alarak sanık Göksel S.’nin tahliyesine karar verdi. Duruşma ertelenirken, Göksel S.’nin eşi Filiz ve oğlu Gökhan S., adliye çıkışında birbirlerine sarılarak büyük sevinç yaşadı.


 Savcı ‘bırakın’ dedi ama hâlâ hapisteler

Üniversiteli Baran Nayır ve Deniz Kılıç 2 yıl önce basın açıklamasında gözaltına alındı. Savcının tahliye talebine rağmen polis tutanağı yüzünden hâlâ hapiste olan gençler yarın hakim karşısına çıkacak.

Üniversiteli Baran Nayır ve Deniz Kılıç 2 yıl önce Ümraniye’de basın açıklamasında gözaltına alındı. Tutanakta molotof attıkları yazıyordu. Kamera görüntüsü yoktu. Parmak izleri çıkmadı. Tutanağı hazırlayan polisler ifadeye çağrılınca “Biz yazmadık sadece imzaladık” dediler. Savcı tahliye istedi ama iki genç hâlâ cezaevinde.

İki yıl önce Ümraniye’de bir basın açıklaması sonrasında gözaltına alınan ve silahlı terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt üyeliği suçlamasıyla tutuklanan üniversite öğrencileri Baran Nayır ve Ali Deniz Kılıç, salı günü yine hakim karşısına çıkacak. İki yıldır cezaevinde olan iki genç hakkında somut hiçbir delil olmadığını söyleyen avukat Murat Ato ise davayı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıdı. Nayır ve Kılıç’ın Sosyalist Demokrasi Partisi üyesi olduğunu ve o gün Ümraniye’deki açıklamaya katıldıklarını söyleyen Ato, “Polis toplanan kalabalığı dağıtırken, Baran ve Ali’yi gözaltına aldı.

Polis, müvekkillerimin ve iki kişinin bir sokakta kaçarken yakalandıklarını ve ellerinde bulunan ve içinde altı adet soda şişesi içindeki molotof kokteylerini atarak kaçtıkları yönünde tutanak tutmuş. Biz buna itiraz ettik, gençlerin birbirlerini tanımadığını, bir poşeti dört kişinin tutarak kaçmalarının fizik kurallarına aykırı olduğunu söyledik ama mahkeme ilk iki celse bu itirazlarımızı hiç dinlemedi. Bunun üzerine tutanağı hazırlayan polisler gelsin ifade versin dedik” diye anlattı.

HAZIRLAYAN BAŞKA İMZA BAŞKA

 Vatan Gazetesi’nden Meltem Günay’ın haberine göre; beş polisin ifadesi alındığını dile getiren Avukat Ato, “Tutanakta imzası olan polisler ifadelerinde tutanağı kendilerinin düzenlemediğini sadece imzaladıklarını söylediler. Tutanağı düzenleyen polisler ise hala yok. Biz bu kez şişeler ve poşet üzerinde müvekkillerimin parmak izlerinin olup olmadığının araştırılmasını istedik. 1.5 yıl sonra gelen yanıt ne Baran’ın ne de Ali Deniz’in parmak izinin poşet ya da şişelerin üzerinde tespit edilemediği yönündeydi” dedi.

Aynı suçlamadan tutuklanan beş kişinin 15 aylık tutukluluğun ardından serbest bırakıldığını söyleyen Ato, şöyle devam etti:

“Baran ve Ali Deniz iki yılı geçkin süredir hala içeride. 3. celsede savcı Kasım İlimoğlu, basın açıklamasına katılmanın suç olmadığını belirterek tahliyelerini istedi. Olay yerindeki görüntülerde de müvekkillerime ait görüntüler yoktu. Ama mahkeme son duruşmada yine bir kişiyi tahliye ederken müvekkillerimi bırakmadı.”


 Türkiye’den Fransa’ya çifte çıkarma yapılıyor

Ermeni iddialarının reddedilmesini suç sayan yasa teklifi öncesi TBMM ile TÜSİAD ve TOBB heyetleri bugün Paris’e gidiyor

TBMM Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Volkan Bozkır ve beraberindeki heyet ile TÜSİAD ve TOBB heyetleri, 1915 olaylarıyla ilgili Ermeni iddialarının reddedilmesini suç sayan yasa teklifinin Fransa meclisi genel kurulundaki 22 Aralık’ta yapılacak oylamasından önce 19-20 Aralık tarihlerinde Paris’te yoğun temaslarda bulunacak. Fransız hükümet temsilcileri ve milletvekillerini, yasa teklifinin reddedilmesi konusunda ikna etmek için çalışacak olan TBMM heyeti, bu gün ilk olarak Fransa Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı Axel Poniatowski ile görüşecek. Daha sonra Sosyalist Parti’nin önemli isimlerinden Pierre Moscovici, Türk-Fransız dostluk grubu başkanı ve iktidardaki Halk Hareketi Birliği üyesi Michel Diefenbacher ile görüşecek olan heyet yarın da Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin diplomasi danışmanı Jean-David Levitte, Dışişleri Bakanı Alain Juppe, Fransa Meclisi Başkanı Bernard Accoyer ile bir araya gelecek. TÜSİAD Başkanı Ümit Boyner ve TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun başkanlık yapacağı Türk iş adamları heyeti de Fransız iş adamlarını, yasa teklifinin reddedilmesi konusunda ikna etmek için çalışacak. Türk iş adamları, MEDEF ile Uluslararası Ticaret Odaları ve Paris Ticaret Odaları temsilcileriyle görüşecek.


Mahkeme savcılığa ’1 Numara’yı sordu

Birinci Ergenekon davasının önceki gün yapılan 208′inci duruşmasında 13 Ağır Ceza Mahkemesi, tutuklu sanıklardan Sevgi Erenerol’un avukatı Vural Ergül’ün talebi üzerine, iddianame ve belgelerde geçen “örgütün 1 numarası” olduğu iddia edilen kişinin araştırılmasını da kapsayan herhangi bir soruşturma olup olmadığının Beşiktaş’taki İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığından sorulmasını kararlaştırdı. Mahkeme heyeti, duruşmayı 19 Ocak 2012′ye erteledi. Ergenekon davasının ilk duruşmasının yapıldığı 2008 Ekim ayından sonra Savcı Zekeriya Öz’ün talimatı doğrultusunda, emniyet tarafından hazırlanan “Ergenekon örgütü şeması” 21 Eylül 2008 tarihinde SABAH Gazetesi’nde özel haber olarak yer aldı. Daha sonra bu şemanın yenilenmiş hali, dava dosyalarında yer almadı. Bu şemaya göre, 1 Numara olarak nitelendirilen Ergenekon Başkanlığı’nın altında 4′ü askeri, 2′si sivil olmak üzere 4 yapılanma bulunuyor. Ayrıca, doğrudan 1 numaraya bağlı olan, özel kuvvetler eğitimi almış, gerektiğinde örgüte ihanet eden her kademede örgüt elemanını, gözünü kırpmadan öldürebilecek nitelikte en acımasız kişilerin yer aldığı, “Kontrol Dairesi”nin yeraldığı belirtiliyor.


Y A Z A R L A R

 Olmaz, olamaz

Eğer biraz hukuk bilginiz varsa… Şayet Anayasa başta, okuduklarınızı doğru yorumlama özelliğine sahipseniz… Liderinizden korkup, kıvırmıyorsanız… Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığında görev süresi 5 yıldır. Referandumda 12 Eylül tarihini özellikle seçmeyi bilenler, en önemli hamleyi niçin atladı? Nedenini yazalım. Çünkü, TBMM seçim takvimi ile Başbakan Erdoğan’ın ‘Köşk’e çıkma kararı’ henüz netleşmemişti. Şimdi kalkıp ‘Cumhurbaşkanımızın görev süresi 7 yıl olmalı’ kararı alıyorsanız, diğer partilerle konsensüs sağlamak zorundasınız. ‘Biz YSK’yı da HSYK’na çeviririz’ hesaplarından medet umuyorsanız, ileride karşınıza ‘Anayasa ihlali çıkacaktır’. Bunun yargılamayı gerektireceğini söylemeye gerek var mı? Kimse, mevcut yasaları işine geldiği yöne çekiştirerek bu sorunu çözemez. 2012′nin Ocak ayı bitmeden, partiler arası işbirliğini sağlayacaksınız. Biz uyaralım da, sonrasına siz karar verin. Ne demişler ‘Kendi düşen ağlamaz’.

***

‘Bay ifade’ Volkan Akay’ın kısa cümlelerle anlattıklarını beğeniyoruz. Ancak yer yetersizliği yüzünden yayında zorlanıyoruz. Bu defa, atmaya kıyamadıklarımızın hiç olmazsa bir bölümünü paylaşacağız:

‘ . Cübbeli Ahmet Hoca’nın seks kaseti olduğuna,

Bunu duyan Ahmet Hakan’ın düşene tekme vurma liginde zirveyi herhangi birine bırakacağına,

. Kemal Kılıçdaroğlu’nun başbakan olacağına,

Muharrem İnce’nin CHP Genel Başkanı olacağına,

Süheyl Batum Hoca’nın siyasetçi hallerine,

. KCK’nın safi siyaset yapan bir örgüt olduğuna,

. Karakollardan işkencenin kalkacağına,

. ‘Bedelli bana vursa da ben askere giderdim’

diyenlerin yüzde 90′ına,

. Serdar Turgut’un, cemaatin son dönem 1 numaralı

yazarı olduğuna,

. Küçük İbo’yla, Einstein’in annesi Pauline

Einstein arasındaki benzerliğe,

. Nihat Doğan’ın ezberci olmadığına,

. İran’ın, Amerika’yı korkuttuğuna,

. Avrupa Birliği’nin Euro krizini şakadanak

aşacağına,

. Hilal Cebeci’nin kudurmadığına,

Cicişlerin teşhirci olmadığına,

. İstanbul’da trafik sorununun çözüleceğine,

. Bu ülkede yaşayan insanların birbirleriyle

iletişimlerinde tek referansın saygı olacağına,

Kötülerin erken öleceğine,

Aşıkların kavuşacağına,

. Hayallerin akşamdan sabaha gerçekleşeceğine,

Bu dünyada huzur olduğuna,

. İnanası gelmiyor insanın.

***

Dr. A. Zeki Atun, e-postasında ‘Okumuş cahiller’ lafımızdan örnekler veriyor. Sanırız, bu yorum bazı parlamenterlerimiz için de geçerli. Aydın Sevdi’nin ‘Umarım size sürekli olarak güzel insan diye hitap etmemden rahatsız olmuyorsunuzdur. Rahmetli babamdan öğrendim o kelimeyi. Herkese demezdi’ şeklindeki satırlarına sadece teşekkür edebiliriz. Yaşar Usluer, Bülent Arınç’ın bu sefer hata yaptığını kabul etmesinden mutlu olanlardan.

EGD’nin-Ekonomi Gazetecileri Derneği- geleneksel yılbaşı buluşması Dış Ticaret

Fuayesi’nde ‘TİM-Yenibosna’ gerçekleşecek. Tarih 29 Aralık Perşembe, saat 19.30.

Burhan Ayeri


 

ENGİN ARDIÇ

 

Olmayanı olduramazsınız

Cumhuriyet Halk Partisi’nin içinde bulunduğu içler acısı duruma samimi olarak üzülen arkadaşlarımız var.

İnsanların kendi işlerine güçlerine bakmayıp particilik etmelerine oldum olası şaşarım. Yani “sana ne be kardeşim CHP kazanmış ya da kazanmamış” sorusuna yanıt veremezler bunlar.

Ancak Mustafa Sarıgül’ün deyimiyle “yıllardır iktidara susamış” bazı kişiler için bir ölüm kalım meselesidir bu, nedeni de farklıdır.

Bu insanları iktidar istemeye iten “saik”, elbette memlekete hizmet falan değildir.

Hokkabazlar bir yana, CHP için çıkış yolları arayan samimi ve dürüst insanlar da var. Bunlar, sol eğilimli arkadaşlar, bir kısmı sosyalist.

Bir kısmı, yalnızca Kemalist olduğu halde kendini sosyalist sanıyor ve bu “illüzyonla” ömrünü tüketecek…

Bir kısmı da, azınlıkta kalan bir kısmı da, içinde bulunduğu “temel açmazın” farkında ve bundan rahatsızlık duyuyor… Ülkemizdeki iktidar-muhalefet çekişmesinin bir “İstanbul sermayesi-

Anadolu sermayesi” kavgası olduğunu göremiyor ve bundan işçi sınıfına pay çıkarmayı umuyor.

İşçi sınıfının bundan tek kazancı “istihdamın artması, işsizliğin azaltılması” olabilir ki, iktidar bu meseleyi çözme yolunda büyük adımlar attı.

Yani, emekçi sınıfının şu dönemde CHP’ye de ihtiyacı yoktur, sosyaldemokrasiye de.

Bu partiye fena halde ihtiyacı olan yalnızca “bürokrat zümresidir” ki o da sosyalist arkadaşları hiç mi hiç bağlamaz!

Bunun farkında olmayan, birtakım az satışlı muhalefet gazetelerinde oturduğu yerden CHP’yi “kurtarmak” için çırpınıyor. (Patronu İstanbul sermayesini kurtarmak derdine düşmüş, o da buna koşulmuş, kendini kandırıyor.) Farkında olan az sayıda dürüst ve namuslu insan, “Kemalizm ile sosyaldemokrasi ilişkisini yeniden kurabilecek analitik bir siyasi akıl” istiyor ve CHP saflarında boş yere bu ışığı arıyor. (Deyim sevgili arkadaşım Mahmut Övür’e aittir ve kendisi de sözünü ettiğim dürüst ve namuslu insanlardan biridir. Sevilay Yükselir bacımı da bu safta sayıyorum.)

Bulamayacaktır.

Bir kere, “yeniden kurabilecek” deyimi yanlış, çünkü o ilişki hiçbir zaman kurulmadı.

Ecevit… diyeceksiniz şimdi.

O bir mugalatadan ibaretti. “Ortanın solu” diye bir şey yoktu (bu yalnızca İnönü’nün CHP oylarını Türkiye İşçi Partisi’ne “kaptırmama” çabasıydı.) Ecevit üç kere iktidara geldi gitti, üçünde de Türkiye’yi batağa soktu. Ne toprak işleyenin olabildi, ne de su kullananın… Solcu olduğu yalanını ortaya atan Ecevit sata sata ancak milliyetçilik satabildi.

Asıl yanılgı da “Kemalizm ile sosyaldemokrasinin birlikte varolabileceği” yanılgısıdır.

Mahmut, bu ikisi taban tabana zıttır. Hem Kemalist hem sosyaldemokrat olunamaz. Olurum dersen kendini kandırırsın. Ne analize gelir bu, ne de senteze.

Kemalist şapkasıyla asla iktidara gelememeye mahkûm olursun.

Sosyaldemokrat şapkasıyla da belki bu yüzyılın ikinci yarısında…

Ama CHP’yle değil… Belki ekonomi iyice düze çıktıktan, sınıflar iyice yerlerine oturduktan sonra AKP içinden “Müslüman sosyaldemokrat” bir fraksiyon da çıkar…

Siz CHP’nin haline samimi olarak üzülüyorsunuz, ben de sizin durumunuza. Çünkü gerçekten namuslu ve dürüst insanlarsınız.

Öyle olmayanlar zaten konumuzun dışında.

Atabileceğiniz hiçbir adım yok mu? Var. Öncelikle faşistler defolup gitsinler şu partiden, bunun üzerinde çalışın.


 

REFİK ERDURAN

 

Fahişe hakareti

Anadolu’da harika bir söz var:

“Orospu bana orospu dedi; ben ona ne diyeyim?”

Türkiye’ye karşı resmî Fransız tutumu o ikilemi akla getiriyor.

Kabak tadı verdiğini söyleyeceğim ama kabaklara da hakaret olur.

En zeki ve doğrucu adamları Voltaire’in ünlü sözünü ise okul çocukları bile bilir:

“Sizinle aynı fikirde değilim.

Ancak fikrinizi söyleme hakkınızı canım pahasına savunurum.”

Böyle diyen düşünürün ülkesinde politikacı çıkarıyla Ermeni seçmen saplantısının kesişmesinden kaynaklanan bir teze karşı söz söyleyenin kodese atılması yasal zorunluluk olacak.

Pes ki pes!

***

Cuma akşamı bir Fransız kanalındaki tartışmada Amerikalı zenci öğrenci kız ağır konuştu:

“Eğitim kurumlarınızın ülkeme gönderdiği pazarlayıcılar Fransa’da yabancı öğrencilerin birçok haklardan vatandaş gibi bedava yararlanacaklarını söylüyorlar.

Vaatlere inandım, bankadan borç alıp buraya geldim, bir üniversitenizin yüksek ücretini ödedim.

O haklardan yararlanmam bin türlü güçlük çıkarılarak engelleniyor. Ayrıca başka yollardan kazık üstüne kazık yemekteyim. Dolandırıcı mısınız?”

Anlaşılan uyuzlaştıkça nereye tırnak atacağını şaşıran Fransa’nın tek hedefi biz değiliz. Ülkesinin “grandeur” diye yücelttiği görkemiyle pek övünürdü De Gaulle. Şimdi Voltaire gibi o da kabrinde söyleniyordur herhalde.

***

Türkiye Başbakanı “Fransa kendi kanlı tarihine baksın” dedi.

Tabii, herkesin tarihi kanlı aslında. Ama burada söz konusu edilmesi gereken savaşlar, iç çatışmalar, saray cinayetleri falan değil. Yüz yıl önce bir dünya savaşı sürerken ülke topraklarındaki sabotaja karşı önlem sürgününde çıkan kargaşa kurbanları da bambaşka sorun. Daha yakın geçmişte, Fransız cenneti Riviera’nın karşı sahilinde emperyalist sömürüyü sürdürmek için sistemli devlet politikasıyla dökülen kanlar söz konusu.

O sicile Fransa’nın hasmı Müslümanlar açısından değil, Batı uzmanlarının gözüyle bakalım.

Örneğin Raymond Aron gibi tarihçiler var. Pierre Vidal-Naquet gibi araştırmacıların, Marie-

Monique Robin gibi gazetecilerin kanıt dolu kitapları var. Gillo Pontecervo gibi yapımcıların belgesel filmleri var.

Tartışmalı tez değil, kanıtlanmış somut gerçekler diye neler anlatıyorlar?

Bırakın Vietnam’da, Afrika’nın derinliklerinde sergilenmiş, ayrıntıları ağza alınamayacak vahşet iğrençliklerini; “Fransız uygarlığıyla inceltilmiş” 1956 Cezayir’ine bir göz atın. Bağımsızlık için direniş başlayınca ülkeye 400 binden fazla asker yığılmış. Derin devlet görevlileri “Yakınlarını işkenceyle öldürürüz” tehdidiyle Cezayirliler arasından ajan devşiriyor, adı verilen sakıncalıları yok ediyorlar. En gözde öldürme yöntemi -uzunca can çekiştirdiği için- karın deşme.

Özgürlükçülere yardım ettiğinden kuşkulanılan köyler tek kişi sağ bırakılmayarak haritadan siliniyor. Dağa kaçan direnişçiler kıstırıldıkları yerlerde napalmla kavruluyor. Alev püskürtme donanımı yoksa mağara ağızları tuğla ve çimentoyla örülüyor, içeridekilerin havasızlıktan ağır ağır ölmesi sağlanıyor.

İki milyon köylü göçe zorlanıyor.

Bu tehcirin adı “regroupement” (yeniden gruplandırma).

Çatışmalarda ölenlerin kesin sayısı bilinmiyor ama tahminler 800 bin ile bir buçuk milyon arasında.

***

Gelelim günümüze.

Züğürtledikçe içindeki yabancı düşmanlığı artan Fransa’da ırkçılık da azıyor. Aşırı sağcı Ulusal Cephe Partisi’nin eski başkanı Le Pen. (Kızı yeni başkan).

Maalesef hayli oy toplamaktalar.

Bu zat subay olarak Cezayir’de görev yaparken bir akşam mesai saatinden sonra kapanan bir barda içki istemiş. Vermeyen barmeni tutuklatmış, ağır işkencelerle öldürtmüş. Söylenti değil, Le Monde haberi.

Kanlı tarihine bakabilecek mi Fransa? Hiç beklemeyin. Gözlerini oralardan kaçırıp bizi dikizlemesi daha kolay.


 

SÜLEYMAN YAŞAR

 

Kedi, Avrupa’da batan şirket avına çıktı

Türkiye ekonomisinin son dokuz yılda gösterdiği performansı bazıları bir türlü kabul edemiyor. Her başarıya dudak büküyorlar.

Mesela, dolar bazında fert başına gelirin son dokuz yılda üç kat arttığı söylendiğinde, “ama Türk parası bazında yüzde 60 büyüme oldu” deyip konuyu saptırıyorlar.

Oysa piyasa fiyatlarıyla ABD doları olarak milli gelir ölçüsünün tüm ülkelerde aynı esaslara göre hesaplandığını pekala biliyorlar.

Hatta milli geliri piyasa fiyatlarıyla dolar bazında ölçünce düşük çıktığını düşünen Fransa Devlet Başkanı Nicolas Sarkozy hemen harekete geçti ve Columbia Üniversitesi’nden Joseph Stiglitz, Harvard Üniversitesi’nden Amartya Sen ve koordinatör profesör Jean-Paul Fitoussi’ye milli gelirin doğru hesaplanması için bir rapor hazırlattı. (*) Bu üç akademisyen, raporlarının 21. sayfasında şöyle bir değerlendirme yapıyorlar. “Eğer devlet sağlık hizmetlerini düşük bedelle ya da parasız veriyorsa, çocuğa ve anneye bedelsiz sağlık hizmeti sunuyorsa, bu hizmetin fiyatlaması milli gelire doğru yansımaz. Çünkü bu hizmetin faydasını nasıl fiyatlayacaksınız?” diyerek iktisat teorisinin klasik sorusunu dile getiriyorlar. Çünkü ücretsiz ya da düşük fiyattan verilen sağlık hizmetinin milli gelire doğru yansıması mümkün olmuyor. Bunun yarattığı toplumsal fayda ve pozitif dışsallıklar hesaplanamıyor.

Yine üç akademisyen, diğer bir soruyu meyve suyu ve DVD oynatıcı fiyatlarında dile getiriyorlar. Bu iki ürünün, milli gelir hesabında, piyasa fiyatlarıyla ele alındığında doğruyu yansıtmadığını, çünkü iktisat teorisinde bu iki ürünün faydasının tüketenin sağladığı faydaya göre nispi fiyatlanması gereğini ileri sürüyorlar.

Dolayısıyla piyasa fiyatlarıyla milli gelir hesabının, iktisat teorisi açısından toplumsal fayda ve maliyeti dikkate almadığı için yanlış olduğunu ileri sürüyorlar.

Peki her şeyi küçümseyen bizdeki kararlı memnuniyetsizler ne yapıyorlar? Konuyu bu yönüyle ele alabilecek yeterlilikleri olmadığı için, dolar bazında Türk parasının değerlendiğini ve bu nedenle milli gelirin arttığını ileri sürüyorlar. Ve bunu gidip Financial Times’ın yazarına söylüyorlar.

O da bütün dünyada milli gelirin aynı şekilde hesaplandığını sorgulamaksızın, hemen bir yazı döşeniyor ve Türk parasının değerlendiği için milli gelirin çoğaldığını belirtiyor.

Oysa tüketici fiyatlarına göre reel kur endeksi gelişmekte ülkeler bazında şu anda aşırı değerli (overvalue) değil. Aksine değer kaybetti (undervalue) ve 100′ün altına 89′a geriledi. Ve dolar bazında milli gelir bu değer kayına rağmen artıyor. Geçen yılın ilk dokuz ayında 530 milyar dolar olan milli gelir, 2011′in ilk dokuz ayında Türk parasında aynı dönemde yüzde 30 değer kaybına rağmen 589 milyar dolar oldu. Dolayısıyla “milli gelir söylendiği gibi artmadı” diyenler doğruyu söylemiyorlar.

Sadece sağlık hizmetlerini dikkate alıp milli geliri değerlendirsek biliyor musunuz ne çıkar ortaya? Türkiye’de sağlık hizmetlerinin yüzde 85′ini devlet yüzde 15′ini özel sektör veriyor. Devletin verdiği sağlık hizmetlerini devletin muhasebe fiyatlarıyla değil de, pozitif dışsallıklar bir yana, sadece bizim özel sektör fiyatlarıyla milli gelir hesabına katsak, inanın Türkiye’de son dokuz yılda milli gelir belki fert başına üç değil beş kat artmış olarak çıkabilir. Bir de buna eğitim ve aile yardımlarını eklersek belki daha anlamlı ve yüksek bir refah artışı gündeme gelebilir. Çünkü eğitim ve sağlık harcamalarının artışı gelir dağılımını da düzeltiyor.

Bütün bunları, Türkiye’nin büyümesinden ve başarılarından hoşlanmayan memnuniyetsizlere yine memnun olmayacakları bir haber vermek için anlattık. Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan, Avrupa’da batan şirketleri satın almak için mali ve hukuki araştırma yapacaklara 200 bin dolar kredi vereceklerini açıkladı. Anlayacağınız “Anadolu kedisi” diye küçümsemeye çalıştıkları Türkiye, Avrupa’da şirket avına çıktı. Bu arada Türkiye’nin yurtdışında toplam doğrudan yatırımlarının 25 milyar doları bulduğunu da belirtelim.

Bakan Çağlayan’a göre müteahhitlerimiz her yıl küresel düzeyde 20 milyar dolar tutarında iş alıyorlar ama bu paradan Türkiye’ye yılda sadece 600 milyon dolar geliyor.

Çağlayan, kur farklarının vergilendirilmesini kaldırarak müteahhitlerin yurtdışında tuttukları paraları Türkiye’ye getirip yatırım yapmalarını sağlayacaklarını da belirtti. “Kaplan değil kedi” diye küçümsedikleri Anadolu doğru yolda yürüyor.

(*) Report by the Commission on the Measurement of Economic Performance and Social Progress 2009


 

OKUR TEMSİLCİSİ

 

Hakaretin anatomisi

Sosyal medya, internetin en hareketli alanı. Buradaki söylemler hem faydalı hem de riskli. Hakaret kolay. Ama hukuki sonucu da var. Buna değinen bir haber soru işaretleri üretmeye yetti

Eski meslektaşımız Ahu Şentürk, SABAH’ın bir haberine konu oldu geçenlerde.

Twitter’dan ‘lezbiyen’ diyen komşuya dava (30 Kasım) başlıklı bir haberdi bu. Spotunda da Şentürk’ün komşusuna 50 bin TL’lik tazminat davası açtığı duyuruluyordu.

Şimdi, habere göz atalım:

“İstanbul Sarıyer’de yaşayan gazeteci Ahu Şentürk, Zekeriyaköy’deki komşusu Hale Akbaş hakkında, internetin popüler sosyal paylaşım sitesi Twitter’da kendisine ‘Lezbiyen’ ve ‘Bir manyak kadın bozuntusu’ diye yazdığı iddiasıyla İstanbul Asliye Hukuk Mahkemesi’nde 50 bin TL’lik manevi tazminat davası açtı. Şentürk, kendisini prestij kaybına uğratmakla suçladığı Akbaş’ın tecavüzünün mahkeme kararıyla kınanmasını istedi.

Dilekçede muhabir, sunucu, belgesel yapımcısı ve programcı olarak çalıştığını belirten Şentürk, Akbaş’ın bilemediği bir nedenle kendisine karşı olumsuz tavırlar sergilediğini savundu. Şentürk, “Twitter hesabı üzerinden bana yönelik lezbiyen, psikopat, kleptoman (çalma hastalığı olan), ‘bir manyak kadın bozuntusu’ ve ‘beni taciz ediyor’ gibi pek çok yaralayıcı, zarar verici ifadeler kullanmıştır.

Bu şekilde beni, milyonlarca insanın önünde küçük düşürmüş, yanlış tanınmama neden olmuştur. Bu nedenle bir süre insanlardan kaçtım, evimden çıkamadım, telefonlarımı açmadım” iddiasında bulundu.

Davalıya ulaşmaya çalıştığını ancak davalının bir türlü dinmeyen kini ve uzlaşmaz tavırları karşısında başarısız olduğunu belirten Şentürk, ‘Eşiyle irtibata geçtim. Ondan, karısının bu saldırılarına son vermesi konusunda yardım istedim. Ancak o da eşini destekler nitelikte bir mesaj göndererek, bu sorunun çözümünde yardımcı olamayacağını ortaya koydu’ dedi.”

Peki Şentürk neyi eleştiriyor?

Okur Temsilcisi’ne başvurusundan en önemli noktaları paylaşıyorum: “Eski bir haberci olarak, haber değeri taşımadığını düşünsem de tepkim haberin yapılmasına değildir. Şahsen, 30 yaşında, bekâr bir kadının özel hayatının nasıl etkileneceğini düşünürdüm. Halen medya sektöründe varlığını sürdüren bir kadının iş yaşantısının nasıl etkileneceğini de düşünürdüm.

Meslektaşım düşünememiş. Her kişinin çevresi, yetiştirilme şekli, inanç sistemleri, eğitim ve deneyimleri vasıtasıyla edindiği ahlaki kanaatleri birbirinden farklıdır. Üzülürüm, tepki gösteremem.” “Tepkim, kullanılan başlık ve fotoğraf konusundaki seçimedir. Beş sayfalık bir dilekçeden ve o dilekçedeki onlarca hakaret arasından “lezbiyen”i seçerek başlık atmak sizce etik anlayışına uygun mudur? Ya onlarca fotoğrafımın arasından pembe pelüşlü bir fotoğrafımın seçilmesi?

Bu fotoğrafla anlatılmak istenilen nedir?

Amaç eşcinselliği hakaret unsuru olarak göreni utandırmak yerine, beni utandırmak mıdır?”

“Söz konusu kuru iddiaya az kişi itibar etti, çok kişi güldü. Zira bu trajikomik bir iftiradır. Öte yandan, cinsel tercihini ancak kişinin kendisi ifşa edebilir. Bir başka kişi tarafından ifşa edilmesi insanlık suçudur, insan hakkı ihlalidir. Alçaklığın haddi hududu olmuyor da bizler biraz dikkatli, özenli davransak daha iyi olmaz mı? Bu konuyu köşenize taşıyıp, gerekli açıklamayı yapacağınıza yürekten inanıyorum.”

Mektubundan, Şentürk’ün hangi haber unsurlarına itiraz ettiği anlaşılmakta. Açtığı davanın içeriğine dair “yanlış bilgi” itirazı yok.

Dolayısıyla bazı ifadeler üzerinden açılmış bir hakaret davası söz konusu. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Hak ve Sorumluluklar Bildirgesi’nde özel yaşam ve cinsel tercih konularına değinen kuralları bir kez daha dikkatlere sunalım:

Gazeteci, kamuya mal olmuş bir şahsiyet bile olsa, halkın haber alma, bilgilenme hakkıyla doğrudan bağlantılı olmayan hiç bir amaç için, izin verilmedikçe özel yaşamın gizliliği ilkesini ihlal edemez.

Açık kamu yararı olmadıkça ve olayla doğrudan ilgisi, bağlantısı bulunmadıkça, bir insanın davranışı veya işlediği suç, onun ırkına, milliyetine, dinine, cinsiyetine, cinsel eğilimine, hastalığına veya fiziksel, zihinsel özürlü olup olmamasına dayandırılmamalıdır.

Kişinin bu özel durumu, alay, hakaret, önyargı konusu yapılmamalıdır Şentürk’ün tepkisine dair değerlendirmem şöyle:

Dava açıldığı andan itibaren, bir ihtilaf kamuya mal olmuş demektir. Yani “haber değeri yok” iddiası, herhangi bir gazetenin kendi karar alanına bir şahsi itiraz olarak kalır. Kimi gazeteye göre vardır, kimine göre yoktur.

Şentürk’ün fotoğrafa ilişkin itirazını – gerekçesine bakarak – makul bulmam mümkün değil. Yakın plandan çekilmiş, profesyonel işi, poz vereni sempatik bir anda yakalamış, en önemlisi itirazlara yol açan hiçbir imayı akla getirmeyecek bir görsel unsur.

Başlık konusunda Şentürk şu açıdan haklıdır: Başlık ve spotu okuyan herhangi bir okur, açılan davanın biricik nedeninin “lezbiyen” ifadesi olduğuna inanır. Oysa, haberin içinde, davaya, sosyal medyada geçen çok sayıda aşağılayıcı ifadenin yol açtığı anlaşılıyor. “Lezbiyen” elbette asla aşağılayıcı olmaması gereken bir sıfat: Özel hayatın gizliliğini ihlal. Ama, “kleptoman” (çalma hastalığı”) düpedüz suçlama veya iftira. Yanıltıcı olmamak gerekir.

Hem sert sektör rekabeti hem de kemikleşmiş alışkanlıklar yüzünden biz “bu başlık okutur” şiarı altında sansasyonelliği tercih ediyoruz. Bu yüzden başlık ve haber ilişkileri kopuyor. “Hakaret davası”, “lezbiyen davası”na dönüşüveriyor. Bunu yaparken, zaten tutucu sosyal baskı altında kalmış bir cinsel tercih üzerindeki önyargıları, peşin hükümleri de pekiştiriyoruz.

Ancak, özel hayatın gizliliği odaklı, onun kutsallığını zorlayan habercilik her tarafı bir hastalık gibi sardı, bunu bilelim. İnternet bu hastalığı daha da müzminleştirdi. 17 gazetecinin (gazetecilik nedeniyle!) tutuklanmasına yol açan gelişmeler, Britanya’da “bireyler özel hayatlarını gittikçe daha çok saldırgan hale gelen habercilerden nasıl koruyacak, biz medya olarak kendimize nasıl çeki düzen veririz” tartışması olanca hızıyla sürmekte.

Hemen tümünü “broadloid” (büyük boy tabloid) gazetelerin oluşturduğu “merkez medya”mızda ise bu konuda yaprak kımıldamıyor. Böyle gelmiş böyle gider felsefesi haber seçimine yol gösteriyor. Kimsenin kalıplarını sorgulamaya pek niyeti yok.


 

NAZLI ILICAK

 

“Dün” ile “Bugün” kıyas edilebilir mi?

Bazı arkadaşlarımız “dün” ile “bugün”ü kolayca mukayese ediyor. Sözgelimi, dün, asker belge ve bilgi sızdırarak medyayı kullanıyordu; bugün polis… Dün, asker, gazetecileri andıçlıyor, yargısız infaz yapıyordu; bugün hükümet ve emrindeki güvenlik güçleri… Dün, askeri vesayet vardı; bugün sivil vesayet!!!

***

Ertuğrul Özkök’ün cumartesi (17 Aralık 2011-Hürriyet) tarihli yazısını okuyunca, bir süredir yazmak istediğim bu konuyu, daha fazla bekletmemek gerektiğine inandım. Özkök, Şemdin Sakık’a atfedilen ve bir andıçta yer alan iddialarla, Başbakan’ın Hasan Cemal’i hedef alan sözlerini mukayese ediyor. Benim, 2000 yılında ortaya çıkardığım Nisan 1998 tarihli andıçta, Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand gibi gazetecileri karalamak üzere, onların PKK’dan para alarak yazı yazdığı söylentisinin yayılması direktifi mevcuttu. Sadece gazeteciler değil, Fazilet Partisi ve bazı Kürt asıllı politikacılar da hedefteydi. İnsan Hakları Derneği Başkanı Akın Birdal’ın da, andıçta adı “PKK işbirlikçisi” olarak geçiyordu. Birdal bir süre sonra, Türk İntikam Tugayı’nın (TİT) kurşunlarına hedef oldu. Suikastçı Semih Tufan Günaltay, yakalandı; cezasını çekti. (Cezaevinden çıktı ama şu anda Ergenekon’dan dolayı yeniden tutuklandı.) Aynı şekilde, gene andıçta hedef gösterilen Salim Ensarioğlu, az daha bir trafik kazasına kurban gidiyordu.

Başbakan Erdoğan, Kandil’de Murat Karayılan’la röportaj yapan gazetecileri eleştirmiş ve “Sonradan kitap yazıyorlar” demek suretiyle menfaat sağladıklarını ihsas etmişti. Danışıklı dövüş, planlı programlı, insanları itibarsızlaştırmak ve hatta hayatlarına kastetmek için hazırlanan bir andıç ile, Erdoğan’ın irticalen sarf ettiği o cümleler kıyaslanabilir mi? Başbakan’ın sözlerini yakışıksız bulabiliriz. Ama andıç, bir kurmay planının parçası. Onu nice andıçlar, lahikalar, kara propaganda siteleri, darbe planları takip etti.

Ertuğrul Özkök, Hasan Cemal’e diyor ki: “Hasan abi bu kadar sessiz durma. Basit bir üzüntüyle geçiştirip, ayağına gelen fırsatı tepme. Andıç güzel bir mağduriyettir. Zaman geçtikçe tatlı bir mağruriyete dönüşür.” Özkök, Erdoğan’ın cümleleriyle, Nisan 1998 andıçını aynı kefeye koyuyor.

28 Şubat sürecinde ve AK Parti iktidarının ilk yıllarında, askerin koltuğu altında hizmet veren meslektaşlarımız ile, polisin sızdırdığı belgeleri yayınlayanlar veya o belgeler üzerinde yorum yapanlar da, mukayese kabul etmez. Zira birinde hedef, sivil iktidarı alaşağı etmek. Diğerinin hedefi, askeri vesayeti sonlandırmak, TSK içindeki yasa dışı derin yapıları ortaya çıkarmak. Belki “Hem asker, hem polis, medyayı kullandı” denilebilir ama hizmet edilen amaç o kadar farklı ki!

Bir de “askeri vesayet” yerine geçirilmek istenen “sivil dikta” ya da “sivil vesayet” tanımı var. Vesayet, hukuken temsil etmeye yetkisi olmadığı halde, halk iradesini cebinde sayan, halkı “cahil oy çoğunluğu” olarak görüp, ona istikamet vermeye hakkı olduğunu düşünenlerin durumunu anlatır. Oysa, seçilmiş hükümetler, halkı, zaten meşru bir şekilde temsil eder. Halk, egemenliğini, seçtiği kişiler vasıtasıyla kullanır. AK Parti’nin vesayetinden değil, ancak kadrolaşmasından, otoriterleşme eğiliminden söz edebiliriz. Bunu iddia etmek için de, gerçek verileri ortaya koymak gerekiyor. “Yargıtay’a 160 militan seçildi” ya da “İktidarı eleştiren gazeteciler hapse atılıyor” gibi mesnetsiz iddialar inandırıcı değil. Mustafa Balbay’ın askerle işbirliğini sergileyen o notları olmasaydı, bugün Silivri’de bulunmayacağını hepimiz biliyoruz. Uzun tutukluluk süresini eleştirirken, gazetecinin de hesap vermesi gereğini hatırdan çıkarmayalım.

Ertuğrul Özkök, 28 Şubat sürecinde yaşananlarla, bugünü kıyaslıyor. Bence, elmalarla armutları toplamaya çalışıyor.

CHP milletvekili, eski YARSAV Başkanı Emine Ülker Tarhan’ın Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) seçimleri öncesinde “Bize militan lâzım” sözlerini hatırlayıp, bugün yapılanın, askerle birlikte saf tuttuğunu çeşitli vesilelerle gösteren bir Yüksek Yargı’yı arındırmak olduğunu bilelim. “Parti kapatma davaları… Askeri brifingler… Cumhurbaşkanı seçimi ve 367… ‘Evren’i yargılayalım’ diyen Sacit Kayasu’nun ve Şemdinli Savcı Ferhat Sarıkaya’nın HSYK tarafından meslekten ihracı… Aynı HSYK’nın Ergenekon davasına gösterdiği direnç… Anayasa Mahkemesi’nin 411 oya rağmen, anayasa değişikliğini esastan inceleyip iptal etmesi… Yargıtay üyesi Hamdi Yaver Aktan’ın ‘Kim hizmet ederse onu Yargıtay Başkanı seçeriz’ deyip, Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya ile HSYK Başkanı Kadir Özbek’i yarışa sokması…”

Hangi birini sıralayayım bilmem ki!

***

Ertuğrul Özkök’ün kendisini anlatma ve aklama çabalarını takdirle karşılıyorum. Çünkü ancak, başkasına değer veren bir insan, böyle davranır. Ayrıca, yazılarını da, beğenerek okuyorum. Kuru lâflardan ibaret değil. His dünyasının da ipuçlarını veriyor. Ama sözlerine maalesef katılamayacağım. Dün, bugünün aynısı değil. Dünkü yanlışları da, bugünle mukayese ederek doğru gibi gösterip, aklayamayız.


Mehmed Niyazi

Anayasaya dair

Gazette de France’ın 26 Mayıs 1797′de yayınladığı şu fıkra kitaplarda yer almaktadır: “Anayasa ayın yirmi dördünde Paris’in değişik semtlerinde, ilçelerinde ilan edildi.

Her yerde olduğu gibi merkezde de bir memur, belediye binasının önünde toplanan kalabalığa anayasayı okudu. Dinleyenler duyabilmek için gayret etmelerine rağmen, hiç kimse okunan yasanın bir fıkrasında bile ne dendiğini öğrenemedi. Bir hanım, yanındakine serzenişte bulundu: ‘Hiçbir şey işitemedim.’ Muhatabı mutluydu; ‘Ben bir kelimeyi dahi kaçırmadım’. ‘Öyleyse bana söyleyiniz anayasada ne var?’ Hanım gülümseyerek cevap verdi: ‘Napolyon Bonaparte var.’ Aslında ikinci hanım da anayasayı anlamamıştı; fakat anayasayı yapanın zihniyetini ona yansıtacağını biliyordu.

Zihniyetler coğrafya, zaman ve şartlarla yakından ilgilidir. Güncel meselelere göre düzenlendiği için Fransa’ya anayasa dayanmadı. Son dönemdeki siyasi buhranlarının altında bu yatar. Milli varlıklarını bile yitirirlerdi; ama İngiltere’nin Almanya’ya karşı onlara ihtiyacı vardı. Her ne kadar İngiltere güneş batmayan genişliğe sahipse de, Almanya, Avrupa’da nüfusu en kalabalık ülke idi; halkı milli şuurla donanmış; ilim seviyesi son derece yüksekti.

Sivil toplum örgütlerinden görüş alınabilir; alınmalıdır da. Bunlar sadece ufuk açmaları için olmalıdır. Unutmamak gerekir ki her sivil toplum örgütü kendisini toplumun merkezi zanneder; taksicilerin, kontağı kapatırlarsa cemiyetin hareketsiz kalacağını düşündükleri gibi. Halbuki anayasa yapılırken siyasi, hukuki ve ekonomik konuların özü yakalanmalıdır. Bu bakımlardan dün bugüne, bugün yarına benzemez; ama dünün bugünle, bugünün yarınla aynılıkları vardır. Bu aynılıkların üzerine anayasa oturtulmalı, değişebilecek hususların düzenlenmesi de kanun koyucuya bırakılmalıdır. Kanun koyucunun yetki alanının geniş olmasından korkulmamalıdır. Demokratik rejimlerde halkın şuuru ve vicdanı canlıdır; belli aralıklarla yapılan seçimlerde icraatın hesabını sorar.

Fransız ihtilalinden on iki yıl önce, 7 Haziran 1777′de Virjinyalı Lie, Amerikan Kongresi’ne şöyle bir teklifte bulundu: ‘Bu birleşmiş diyarlar, artık sömürge adını kullanmaktan utanmalı, hür ve bağımsız devlet olduklarını ilan etmelidirler.’ Kanaatlerince istenen tabii bir şey olduğundan tartışmasız kabul edildi. Metni hazırlamakla John Adams, Thomas Jefferson ve Benjamin Franklin görevlendirildi. Yazmaya Jefferson şöyle başladı: ‘Bize hayat veren Tanrı; aynı zamanda hürriyet de vermiştir.’ Tanrı’nın lütfu olarak kabul edilen hürriyet, kiliseye, monarşiye, diktatörlüğe karşı hareketi fişekliyordu. Hazırladıklarını kongrede okuyan Jefferson, şu değerlendirmede bulundu: ‘Yeni fikirler icat veya mevcut olmayan hisleri ifade etmeyi düşünmedik.’ Metnin tek hedefi, devletin kurucu organlarını işlevleriyle belirtirken, hayattaki gelişmelere dair gerekli bütün yolların açık bırakılmasıydı.

Uygulamaya bakınca başarılı olduklarını görüyoruz. ABD’nin ilk cumhurbaşkanı Washington’un, fikirleri birbirine zıt iki yardımcısı vardı; Hamilton ve Jefferson. Hamilton muhafazakârdı; Jefferson devrimciydi. Jefferson için her yeni gün mutluluklarıyla beraber gelirdi. Hamilton ise gelişmeleri hayat anlayışına ters gördüğünden karamsardı. İnsana bakışları da farklıydı. Jefferson’a göre; ‘İyi doğan insanı cemiyet bozmuş’tu. Hamilton, ‘İnsanlar birbirleri için kurttur.’ diyordu. Jefferson’un kanaatince halkın refahı özgürlüğü ile ilgilidir; bundan dolayı da merkezî otoritenin zayıflamasının, eyalet devletlerinin kuvvetlenmesinin gerekli olduğuna inanıyordu. Hamilton ise Federal devletin kuvvetlendirilmesini savunuyordu. Federal devletin anayasasında bu iki ayrı görüşü uygulama imkânı vardı. Ülkenin bütünlüğünü pekiştirmek kaydıyla fikirlerin değişikliği gelişmenin itici gücünü teşkil eder. ABD’nin dünya gücü olmasında, bünyesinde değişik fikirlere yer vermesi önemli rol oynamıştır.

Belli düşünce sahipleri, görüşlerini hürriyet kabul edip onları anayasanın hükümleri haline getirirlerse, orada kılık değiştirmiş diktatörlük kurarlar. Anayasa, toplumdaki farklı kesimlerin fikirlerini korkusuzca ifade etmelerini güvence altına almalıdır. Kamu hakkındaki özgürlükler için ‘Kanun çerçevesinde hürdür’ veya ‘Kanunla düzenlenir’ gibi muğlak maddelerle kanun koyucuya imkân tanınmamalıdır; çünkü iktidarlar kendi menfaatlerine göre düzenleme yaparak hürriyetleri kadük hale getirebilirler. Anayasa devletin bütünlüğünü, kamu intizamını korurken, vatandaşına güvenli bir özgürlük iklimi sağlamalıdır.

m.niyazi@zaman.com.tr

19 Aralık 2011, Pazartesi

Kategori: Basında Yargı Haberleri

Etiket: , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,