26 Kasım 2010 Cuma Günlü Gazetelerden Basında Yargı Haberleri

Yay?nlanma Tarihi: Kasım 26, 2010

Bugün

  26 Kasım 2010 Tarihli ve 27767 Sayılı Resmî Gazete                                                      MEVZUAT
YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ

BAKANLAR KURULU KARARI

2010/1027    İstanbul İli, Zeytinburnu İlçesinde Bulunan Mülkiyeti Hazineye Ait Bazı Taşınmazların Zeytinburnu Belediye Başkanlığına Bedelsiz Olarak Devredilmesine İlişkin Karar

BAKANLIĞA VEKÂLET ETME İŞLEMİ

—  Devlet Bakanı Cevdet YILMAZ’a, Devlet Bakanı Mehmet Zafer ÇAĞLAYAN’ın Vekâlet Etmesine Dair Tezkere

YER ADININ DEĞİŞTİRİLMESİNE DAİR KARARLAR

—  Kahramanmaraş İli Çağlayancerit İlçesine Bağlı Düzbağ Belediyesinin İsminin “Helete” Olarak Değiştirilmesi Hakkında Karar

—  Çanakkale İli Merkez İlçesine Bağlı İntepe Belediyesinin İsminin “Erenköy” Olarak Değiştirilmesi Hakkında Karar

—  Burdur İli Ağlasun İlçesine Bağlı Çanaklı Belediyesinin İsminin “Mamak” Olarak Değiştirilmesi Hakkında Karar

YÖNETMELİKLER

—  Bingöl Üniversitesi Ön Lisans ve Lisans Eğitim-Öğretim ve Sınav Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik

—  Dokuz Eylül Üniversitesi Uzaktan Eğitim Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği

—  Turgut Özal Üniversitesi Ekonomik, Sosyal ve Siyasal Uygulama ve Araştırma Merkezi Yönetmeliği

 

 

 

 

 


 Gazetelerde Bugün

 

3 generalin açığa alınmasının ardından hükümet ile asker arasında yaşanan restlesme de ortaya çıktı. Hükümetin komutanların emekliliklerini istediği, Genelkurmay’ın terfide ısrar ettiği öğrenildi. Cumhuriyet haberi “3 general restleşmesi” ile manşetine taşıdı.

 

Cumhuriyet Haber Portalı

 

İstanbul -CUMHURİYET

 

3 general restleşmesi

 

Genelkurmay, hükümet tarafından terfileri onaylanmayan Balyoz sanığı 3 komutanın açığa alınmasının ardından içinde gün ışığına çıkmamış bilgilerin yer aldığı bir kamuoyu duyurusu yayımladı. Genelkurmay’ın, üç generalin emeklilik işlemlerine ilişkin belgeleri isteyen Başbakanlık’a yargı sürecini hatırlattığı ortaya çıktı. Terfi kararnamelerini 2 kez çeviren Başbakanlık’ın yürütmeyi durdurma kararının kaldırılması için 2 kez AYİM’e başvurduğu belirtildi.

 

HÜRRİYET

 

Pazartesi tapu hazır

 

Büyükada’daki yetimhanenin Patrikhane’ye teslim edilmesi için bütün işlemler tamamlandı.

 

MİLLİYET

 

O komutanlar başarısız

 

Hükümet, mahkemeye yolladığı yazıda terfisini önlediği komutanlar için “TSK içinde onlardan daha etkin ve yetkin isimler var” dedi. Ayrıca Tümgeneral Gürbüz Kaya’yı Aktütün gibi baskınlardan sorumlu tuttu.

 

VATAN

 

Ve ihanetin belgeleri

 

Irak ve Afganistan belgeleriyle Washington’u vuran internet sitesi WikiLeaks bu kez ABD’nin PKK’ya desteğini gösteren gizli Türkiye belgelerini açıklıyor.

 

RADİKAL

 

Görmesen de sorumlusun

 

“işkenceye sıfır tolerans” ilkesi ilginç davalara yol açıyor.

 

AKŞAM

 

Eylemsizlik Mart’a kadarmış

 

Akşam, Öcalan’ın Baydemir’i topa tuttuğu görüşmenin tam metnine ulaştı. Öcalan o gün İmralı’da avukatlarına KCK’nın marttan sonra eylem yapmak üzere silahlanması talimatı verdi.

 

SÖZCÜ

 

Genelkurmay’dan 21 maddelik açıklama

 

Asker, 3 paşanın görevden alınmasını değil, yargı kararına göe terfisini istiyordu. İktidar restleşti

 

HABERTÜRK

 

Dr. Frankenstein pişman değil

 

Yasadışı organ nakilleriyle adı “Dr. Frankenstein”a çıkan firari doktor, Habertürk’e konuştu: Kendi kendime “Herşeye değerdi Yusuf” diyorum

 

SABAH

 

Gelin, Ortadoğu Şengen’i kuralım

 

Erdoğan Beyrut’tan bölge ülkelerine seslendi: “Avrupa Birliği’nin Şengen’i var, biz benzerini niye yapamıyoruz?”

 

POSTA

 

Ölüm kovaladı

 

4 takla atan otomobilden kurtulan öğretmen aracın içine sıkışan yaralı 2 arkadaşı için ambulans çağıracaktı. Telefon ederken bir kamyonet yağmur nedeniyle kayganlaşan yolda savruldu ve öğretmene çarpıp öldürdü. Araçtan çıakrılan 2 yaralının sağlık durumu iyiye gidiyor.

 

BİRGÜN

 

Ankara’da HES isyanı

 

Çevre ve doğa dostları, HES’lerin önündeki engellerin kaldırılması için AKP’nin hazırladığı ‘Tabiat ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasa Tasarısı’nı bugün saat 11.00’de MEclis önünde protesto edecek

 

YENİ ŞAFAK

 

Türkiye böyle normalleşecek

 

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Türkiye’den İsviçre’ye Cumhurbaşkanı seviyesinde gerçekleştirdiği ilk devlet ziyaretinde uçakta konuştu. Gül, bakanların talimatıyla 3 generalin açığa alınması işleminden önceden haberinin olduğunu belirterek, bunların Türkiye’nin normalleşmesi açısından değerlendirilmesini istedi.

 

ZAMAN

 

Generalleri açığa alma normalleşmenin gereği

 

Cumhurbaşkanı Gül, İsviçre yolunda önemli mesajlar verdi. Balyoz sanığı 3 generalin açığa alınmasının abartılmamasını isterken, “Bakanlar yetkilerini kullanmıştır. Bu ülkede emniyet genel müdürleri bile aynı şekilde açığa alındı” dedi.

 

26 Kasım 2010

 


 Yargıtay’da ilginç velayet davası

 

Yargıtay 2. Hukuk Dairesi, ilginç bir velayet davasını karara bağladı. Daire, oğlunun ölümü üzerine gelininin sağ olmasına rağmen torununun velayetini isteyen babaannenin istemini kabul eden yerel mahkeme kararını bozdu.

 

Ankara – Davaya konu olan olayda, davacı Y. I., oğlunun vefat etmesi üzerine torunu H. I.’a kendisinin baktığını belirterek, torununa vasi olarak atanmasına karar verilmesini istedi. Babaannenin istemini görüşen Espiye Sulh Ceza Mahkemesi davayı kabul ederek, Y. I’yı küçüğe vasi olarak atadı.

 

Davanın temyiz incelemesini yapan Yargıtay 2. Hukuk Dairesi’nin kararında, nüfus kayıt örneğinin incelenmesinden, küçük H.I.’ın M. ve F. I.’ın resmi evliliklerinden dünyaya geldiği, babasının vefat ettiği, annesinin sağ olduğu ve yeniden evlendiğinin anlaşıldığı belirtildi.

 

Daire kararında, Türk Medeni Kanunu’nun 336. maddesinde “Evlilik devam ettiği sürece ana ve baba velayeti birlikte kullanırlar. Ortak hayata son verilmiş veya ayrılık hali gerçekleşmişse hakim, velayeti eşlerden birine verebilir. Velayet, ana ve babadan birinin ölümü halinde sağ kalana, boşanmada ise çocuk kendisine bırakılan tarafa aittir” hükmü anımsatıldı.

 

“H.’nin babasının ölümüyle sağ kalan annesine ait olan velayet hakkının kaldırıldığına ilişkin herhangi bir bilgi ve belge bulunmamaktadır” denilen Daire kararında, Türk Medeni Kanunu’nun 349. maddesine göre, velayete sahip ana veya babanın yeniden evlenmesi, velayetin kaldırılmasını gerektirmemekte olduğu ifade edildi.

 

Daire, mahkemece, küçük H.’nin kanunen annesinde olan velayet hakkının kaldırıldığına ilişkin herhangi bir karar bulunmaksızın babaannesinin vasi tayinine karar verilmesinin usul ve yasaya aykırı bulunduğunu belirterek, yerel mahkeme kararını bozdu.

 

26 Kasım 2010

 


 Yargıda bir ilk: Görmesen de sorumlusun!

 

‘İşkenceye sıfır tolerans’ ilkesi ilginç davalara yol açıyor. Polisler işkence yaptı, amirlerine de dava açıldı. Gerekçe: Öngörüp önlemini almalıydın.

 

İstanbul- 2009 1 Mayıs’ında önce dövülen sonra gözaltına alındıkları kayda bile geçirilmeden Emniyet’e götürülen iki gençle ilgili işkence davasında, çok çarpıcı bir karar çıktı. Dönemin Emniyet Müdür Yardımcısı ve İstanbul Çevik Kuvvet Şube Müdürü Gökhan Özsavaş’a da işkence davası açıldı.

 

Halen Beyoğlu’ndan sorumlu İl Emniyet Müdür yardımcısı olarak görev yapan Gökhan Özsavaş diğer sanıklarla birlikte 2 Aralık’ta hakim karşısına çıkacak.

 

Özsavaş, ifadesinde “Olay sırasında Beyoğlu’nda değildim. Zor kullanma sınırının aşılması yönünde talimat vermem mümkün değil. Şikâyet dilekçesinde neredeyse İstanbul’daki tüm amir ve memurları şikayet etmiştir” demiş ve hakkında takipsizlik verilmişti.

 

Mağdur avukatı Meral Hanbayat ise buna Bakırköy 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde itiraz etti. Dilekçede, TCK’nin, ‘işkencenin ihmal suretiyle işlenmesi’ni düzenleyen maddenin gerekçesine atıf yapıldı:

 

“Amir konumundaki kamu görevlisi kendi gözetim yükümlülüğü altında yürütülmekte olan bir soruşturma işlemi sırasında işkence yapıldığını öngörmesine rağmen bu konuda gerekli müdahalede bulunmamak suretiyle işkence yapılmasına zımmen rıza göstermiş olabilir. Bu gibi durumlarla amirin ihmali davranışla işkence suçunu işlemiş kabul edilecek, cezasında indirim yapılmadan sorumlu tutulacaktır.” Üst mahkeme bu itirazı kabul etti.

 

Çeber davasında uygulandı

 

Bu madde Engin Çeber’in Metris Cezaevi’nde gardiyanlarca dövülerek öldürülmesi sonrasında açılan davada da kullanılmış, Çeber’in dövülmesinden sonra koğuşun kapısından bakıp “Sayım için ayağa kalkmayanlar bu şekilde cezalandırılacaktır” dediği belirtilen Cezaevi İkinci Müdürü Fuat Karaosmanoğlu, üç gardiyanla birlikte ‘ağırlaştırılmış hapse’ çarptırılmıştı.

 

Samanlıkta iğne arar gibi…

 

Hafızalara dayaklı, biber gazlı 1 Mayıs’ olarak geçen Mayıs 2009’da, Tarlabaşı Alhatun Sokağı’nda bir bodrum katında, titrek bir elin tuttuğu kamera tülün ardından bir gencin, maskeli polislerce yere yatırılarak tekme, yumruk ve copla dövülmesi ve ardından götürülmesini görüntüledi.

 

O kişi, 28 yaşındaki Öztürk Aladağ’dı. 2 Mayıs’ta Aladağ, bu görüntüler ve sağlık raporuyla savcılığa şikâyetçi oldu. Aladağ’ı aynı sokakta polis tarafından sürüklenerek götürülüşünü gösteren gazete kupürleriyle çıkagelen 22 yaşındaki Naciye Kaplan izledi. İki genç de resmi kayıtlara göre ‘hiç gözaltına alınmamıştı’. 13 Mayıs’ta iki dosya birleştirildi ve 1 Mayıs’ta bölgede görevli polislerin listesi üzerinden teşhis yapıldı.

 

Çevik Kuvvet Şubesi’nde komiser yardımcısı Nuh Mete Damgacı, aynı şubeden polis Veli Tarım ve Beyoğlu Emniyeti’nden Ayhan Aktaş ve Kemal Güney ile Fatih GBT Şubesi’nde görevli Ayhan Baştürk’e ‘işkence’ ve ‘kişiyi hürriyetinden yoksun bırakmak’tan 26 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açıldı.

 

Bu hüküm tehlikeli biçimde de kullanılabilir

 

Radikal’in haberine göre; İÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi, Prof. Dr. Ersan Şen: İşkenceyle alakalı o hüküm, nevi şahsına hükümdür. İşkenceyle ilgili özel durum olması itibariyle gerek Uluslararası Ceza Mahkemesi statüsünden gerekse uluslararası sözleşmelerden hareketle iç hukuk hükmü getirdiler:

 

Denildi ki kamu görevlileri olan memurlar bu tip suçları işliyorlar fakat amirleri gördükleri veya duydukları halde, suça etkin katılmasalar bile, korumasız olan kişiyi korumayarak, sessiz kalarak, cesaret vererek, suçların artmasına neden oluyor. Bu maddede, “Görevini layıkıyla yapsaydın görürdün zaten” deniyor. Tehlikeli de kullanabilirsiniz. Amirleri ve komutanları çok kolay mahkûm edebilirsiniz.

 

Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Prof. Dr. Timur Demirbaş: “Yürüyenler dövülsün, dağıtın” gibi bir emir verildi mi, verilmedi mi? Yargılamayla ortaya çıkacak. Olması gereken buydu. Hep örtbas ediliyor, alt birimler kurban ediliyordu. Yerinde ve örnek bir karar.

 

İÜ Hukuk Fakültesi, Süheyl Donay: Fiiilen katılmasa bile eğer emir vermişse, azmettiren olarak sorumlu tutulabilir. Polis kendi inisiyatifiyle de hareket etmiş olabilir. Ancak (amirle ilgili) takipsizliğin kaldırılması normal bir usuldür.

 

26 Kasım 2010

 


 “Dine küfür yasası” kaldırılıyor

 

Pakistan’da İslam dinine küfretmeyi idamla cezalandıran yasanın kaldırılması tartışılıyor.

 

İslamabad- Merkezi New York’da bulunan İnsan Hakları İzleme (HRW) örgütü, Pakistan hükümetinden ülke tarihinde ilk kez bu yasaya dayanarak Asya Bibi adlı Hristiyan kadına verilen idam cezasının durdurulmasını ve ülkede yürürlükte olan ”dine küfür yasasının” kaldırılmasını istedi.

 

Ülkenin doğusundaki Pencap’ın bir köyünde bir grup kadınla arasında geçen münakaşa ardından tutuklanan ve 8 Kasım’da idama mahkum edilen Hristiyan kadın, Hz. Muhammed’e küfrettiği iddiasını reddetmişti.

 

Bibi’nin idam kararının açıklanmasının ardından ülkede yaşayan Hristiyan azınlıktan ve uluslararası camiadan gelen tepkiler karşısında, Cumhurbaşkanı Asıf Ali Zerdari davanın yeniden gözden geçirilmesi talimatı verdi. Bir çocuklu 45 yaşındaki Bibi’nin serbest bırakılması yönündeki çağrılara geçen hafta Papa da katılmıştı.

 

Pakistan’da bugüne kadar dine küfür iddiasıyla hiç kimse idam edilmedi, fakat ”dine küfür yasası” kapsamında tutuklanan 10 kişi, davaları sonuçlanmadan cinayete kurban gitti.

 

26 Kasım 2010

 


 Kriz YAŞ’a da yansıyacak

 

Yargının ‘terfi etmeliler’ kararına karşın görevden alınan üç generalin dosyasının 30 Kasım’da toplanacak Yüksek Askeri Şûra’da da gündeme gelmesi bekleniyor.

 

Cumhuriyet/ Ankara Büro- Balyoz sanıkları arasında yer alan ve Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nin (AYİM) “Terfi ettirilmeliler” yönündeki kararına karşın açığa alınan 3 generalin durumunun 30 Kasım’da toplanacak Yüksek Askeri Şûra’da (YAŞ) ele alınması bekleniyor. Toplantıda gündeme gelecek bir diğer önemli konu ise Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’nin iç tehdit bölümünden “irticai faaliyetlerin” çıkarılması sonrasında, bu gerekçe ile TSK’den ihraç olup olmayacağı.

 

Ay sonunda toplanacak YAŞ’ta üç generalin durumunun masaya yatırılacağı dile getiriliyor. AYİM ile hükümetin aldığı farklı uygulama kararları nedeniyle pingpong topu gibi bir göreve başlayan bir açığa alınan generallerin durumu ile ilgili olarak YAŞ’ta mutabakat sağlanması bekleniyor. YAŞ’ın bir diğer önemli gündem maddesi ise güncellenen Milli Güvenlik Siyaset Belgesi sonrasında irticai faaliyetlerin iç tehdit değerlendirmesinden çıkmış olması. Bu durumun, TSK içinde irticai faaliyette bulunan personel ile ilgili tasarrufları etkileyip etkilemeyeceği de Ankara’da dikkatle izleniyor.

 

Balyoz duruşması 16 Aralık’ta

 

Üç generalin kariyeri ile ilgili önemli gelişmeler yaşanmasına neden olan Balyoz Darbe Planı Davası ise 16 Aralık’ta başlayacak. Hükümetin üç generali açığa almasının 16 Aralık’ta başlayacak dava için “işaret fişeği” olduğu konusunda da yorumlar yapılıyor.

 

26 Kasım 2010

 


 Terör propagandasına 10 ay hapis

 

Hakkında ”toplatma kararı” bulunan ”Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Yürüyüş” adlı derginin 23 Ağustos 2009 tarihli sayısını satan 4 kişi, ”Yasadışı DHKP/C terör örgütünün propagandasını yaptıkları” gerekçesiyle 10’ar ay hapis cezasına mahkum edildi.

 

Ankara- Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya sanıkların avukatı Evrim Deniz Karatana katıldı.

 

Avukat Karatana, müvekkillerinin dergiyi örgütsel kasıt altında satmadıklarını, sattıkları dergileri gazete bayilerinden aldıklarını kaydetti. Dergi hakkındaki toplatma kararından müvekkillerinin haberdar olmadıklarını söyleyen Katana, müvekkillerinin beraatlarını istedi.

 

Kararı açıklayan Mahkeme heyeti, sanıklar Hasan Aksoy, Bahtiyar Doğruyol, Berna Yılmaz ve Melis Ciddioğlu’nu, ”Yasadışı terör örgütünün propagandasını yaptıkları” gerekçesiyle önce 1’er yıl hapis cezasına çarptırdı. Sanıkların kısmi ikrarlarını gözönünde bulunduran heyet, 1’er yıllık cezayı 10’ar aya indirdi.

 

Mahkeme heyeti, kararı oy çokluğuyla aldı. Bir üye, ”Terör örgütüne bilerek somut yardımda bulundukları” gerekçesiyle, sanıkların ”silahlı terör örgütü üyesi olmak” iddiasıyla cezalandırılmaları görüşünde olduğunu muhalefet şerhi olarak tutanağa geçirdi.

 

26 Kasım 2010

 


 26 KASIM 2010, CUMA

 

3 yıllık kanlı dava

 

Malatya’da 3 yıldır süren kan davasında, yine kan aktı. Adliyedeki randevunun ardından diğer ailenin evini basan grup, uzun namlulu silahlarla taradı. Acı bilanço 2 ölü, 6 yaralı

 

Malatya’da kanlı baskın… 3 yıl önce işlenen bir cinayet nedeniyle aralarında husumet bulunan Özgür ve Keskin aileleri, dün Malatya Adliyesi’ndeki duruşmaya katıldı. Aileler daha sonra dağıldı. Özgür Ailesi’nden dört kişi bir otomobille Burhan Keskin’in evinin bulunduğu Yeşiltepe Mahallesi’ne geldi. Grup, eve girmek üzere olan ailenin üzerine uzun namlulu silahlarla kurşun yağdırdı. Saldırıda Milkinaz (50), Serdar (22), Burhan, Rabia, Necmettin, Abuzer ve Yuksuna Keskin ile Hüccet Kalkan (25) yaralandı. Hastaneye kaldırılan Burhan ve Rabia Keskin kurtarılamayarak yaşamlarını yitirdi.

 

Ömer YALÇIN/MALATYA

 


İsmail AKDUMAN/DHA    26 Kasım 2010

 

3 kadın 1 erkek cinayet ve karar

 

Aynı evde üç kadınla birlikte yaşayan emlakçı cinayetinde yargılama tamamlandı. Seda Ateş cinayetten 15 yıl hapse çarptırılırken, azmettirmekle suçlanan diğer 2 kadın delil yetersizliğinden beraat etti.

 

SAMSUN’da biri boşandığı eski eşi, 3 kadınla aynı evde yaşayan emlakçı Ali Göçek’i (41) üzerine kaynar yağ döküp ardından bıçaklayarak öldürdüğü suçlamasıyla tutuklu yargılanan Seda Ateş (25), Samsun 2’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde son kez hâkim karşısına çıktı. Ateş, 1 yıl önce Göçek’in başkanı olduğu dernekte işe başladığını söyleyerek, “Kalacak yerim olmadığı için beni biri boşandığı diğeri nikâhsız olarak yaşadığı 2 kadının kaldığı eve götürdü. İçkili olarak eve geldiği zaman beni ve diğerlerini dövüyordu. Şerife ve Songül de ondan kurtulmak istiyordu. Birlikte plan yaptık. Çok pişmanım” dedi.

 

Ömür boyu hapisleri istendi

 

Haklarında ‘azmettirmek’ten dava açılan Songül Kaya ve Şerife Kabadayı ise kendilerinin suçsuz olduklarını söylediler. Mahkeme heyeti, ‘tasarlayarak canavarca hisle bir kişi öldürmek ve azmettirmek’ suçlarından yargılanan 3 kadından Seda Ateş’e önce ağırlaştırılmış ömür boyu hapis cezası verdi. Ancak Ateş’in cinayeti haksız tahrik altında işlediğini belirterek 18 yıla indirdi. Sanığın duruşmadaki iyi halini de dikkate alan mahkeme heyeti Seda Ateş’i 15 yıl hapse çarptırdı. Songül Kaya ve Şerife Kabadayı’nın ise delil yetersizliğinden beraatlerine karar verildi.

 


26 Kasım 2010

 

Rıdvan’a 68 yıl hapis isteniyor

 

31 sanıklı telekulak davasında “Kişisel verileri hukuka aykırı olarak ele geçirmek ve yaymak” suçunu 17 kez işlediği iddia edilen eski futbolcu Rıdvan Dilmen için 17 yıldan 68 yıla kadar hapis cezası talep edildi.

 

Habertürk Gazetesi’nden Sedef Şenkal Demir’in haberine göre eski futbolcu, yeni TV yorumcusu Rıdvan Dilmen’in de aralarında bulunduğu 31 kişiye açılan telekulak davasında şok cezalar istendi. Soruşturma kapsamında telefonların dinlendiği operatör firmanın Kartal’da olması nedeniyle Kartal Cumhuriyet Savcılığı’nca yürütülen soruşturma tamamlandı.

 

Kartal Cumhuriyet Savcısı Cengiz Cem Karakaşlı tarafından hazırlanan iddianamede Dilmen ile birlikte aralarında İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Ömer Yanık, operatör sorumlusu Fatih Bilir, restoran sahibi işadamları Ahmet Kaşıbeyaz, Murat Kaşıbeyaz, Güral Porselen’in sahipleri Rıza ve Erol Güral’ın da bulunduğu 31 sanığa “Kişisel verileri hukuka aykırı olarak ele geçirmek ve yaymak” suçundan dava açıldı.

 

İddianamede Rıdvan Dilmen’in sevgilisi olduğu öne sürülen kızın tüm ilişkilerini öğrenebilmek için şüpheliler Mehmet Yanık ve Zafer Çalışkan aracılığıyla operatör görevlisi Fatih Bilir’den iletişim kayıtlarını temin ettiği, yine eşi Ayşe Nur Dilmen ve onunla irtibatlı olan mağdurlar ile Tanju Çolak ve Melih Şeker’in de iletişim bilgilerini aynı yolla ele geçirdiği belirtildi.

 

Dilmen’in 1 yıldan 4 yıla kadar hapis cezası öngören “Kişisel verileri hukuka aykırı olarak ele geçirmek ve yaymak” suçunu tam 17 kez işlediği kaydedilen iddianamede 17 yıldan 68 yıla kadar hapis cezası istendi. Açılan davada en yüksek hapis cezası ise iletişim operatöründe çalışan sanık Fatih Bilir’e istendi. Suçu 64 kez işlediği belirtilen Fatih Bilir için 64 yıldan 256 yıla kadar hapis cezası talep edildi.

 


Cem EMİR / DHA   26 Kasım 2010

 

Mahkeme: Yakalayın

 

Çetebaşı Abdullah Öcalan’ın çağrısı üzerine PKK’nın Kandil Dağı’ndaki kampı ile Mahmur Kampı’ndan 19 Ekim 2009’da gelen 34 PKK’lı içinde yer alan 13 sanığın yargılanmasına devam edildi.

 

Diyarbakır 6’ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen duruşmada mahkeme başkanı, daha önce başka bir suçtan tutuklanıp serbest bırakılan Kandil grubu sözcüsü PKK’lı Mehmet Şerif Gençdal ile dönüş tarihinde yaşı küçük olan İsmail A. dışındaki 11 sanık hakkında yakalanıp duruşmaya zorla getirme kararını verdi. Mahkemenin yakalama kararı çıkardığı Gülbahar Çiçekçi, Bülent Aka, Sait Şendal, Hamsiye Zeydi, Musa Tümeğ, Mikali Soydan, Vilayet Yakut, Mehmet Kaçan, Emine Sahat, Hamiyet Dinçer, Nurcan Tümeğ daha önce gizlice Kuzey Irak’a dönmüştü. Mahkeme ayrıca, sanıklardan İsmail A’nın hakkında, suç tarihinde 18 yaşında küçük olduğu gerekçesiyle görevsizlik kararı vererek, dosyasını ayırdı.

 


26 Kasım 2010

 

Suç var kasıt yok: Beraat

 

Ergenekon soruşturması kapsamında, İşçi Partisi’nde arama yapan 10 polis memuru, “görevi kötüye kullandıkları” iddiasıyla yargılandıkları davada beraat etti.

 

Ankara 24’üncü Asliye Ceza Mahkemesi, İP Genel Merkezi ve Ulusal Kanal’da yapılan aramaların yasalara aykırı olduğu sonucuna vardı. Ancak mahkeme, aramayı yapan 10 polisin, yasaya aykırı eylemi “görevi kötüye kullanma” kastıyla yapmadıkları gerekçesiyle beraatlerine karar verdi. Ankara Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nde görevli 10 polisin yargılandığı davaya, tutuksuz 1 sanık ve avukatları ile şikayetçi İP ve Doğu Perinçek’in avukatı Ali Cafer Baş katıldı. Duruşmada bazı sanıklar savunma için süre istemelerine rağmen Hâkim İsmail Tiryaki, polislerin beraatine karar vererek, duruşmanın sonunda gerekçeli kararını da yazdırdı. Kararda, mahkemenin arama kararında bilgisayarlarda arama yapılacağı ve el konulabileceği hususunda bir izin olmadığı halde sanıkların bilgisayarlara el koyduğu, aramanın çok sayıda polis tarafından yapıldığı halde her odada aranacak yerin sahibi veya avukatların hazır bulundurulmadığı, Doğu Perinçek’in aranan yerlerde hazır edilmediği, emniyete götürüldüğü kaydedildi. Kararda, şöyle denildi: “El konan eşyaların sahipleri tarafından mühürlenip imzalanması gerektiği halde bu hususun hatırlatıldığına dair tutanaklarda bilgi olmadığı, bilgisayarlardaki programların şifreli olduğuna dair bilgi olmadığı halde bilgisayar ve hafızalarına el konulmasının yasalara aykırı olduğu anlaşılmış ise de sanıkların bu eylemi görevi kötüye kullanma kastı ile işledikleri hususunda somut bir kanıt olmadığından ve eylemi, görevlerini yaptıkları düşüncesi ile yaptıkları kanaatine varıldığından, manevi unsur yokluğundan beraatlerine karar verilmiştir.”

 

Temyiz edilecek

 

Avukat Ali Cafer Baş, kararı temyiz edeceklerini söyledi. Baş, “Bu karar kesinleşirse, kanuna aykırı mahkeme emrini yerine getiren polisler, ‘Biz emri yerine getirdik, suç işleme kastımız yoktu’ diyerek, ceza almaktan kurtulacaklardır” diye konuştu.

 


Cem TURSUN / DHA         26 Kasım 2010

 

Belgeye 100 bin lira ödül veririm

 

İrticayla Mücadele Eylem Planı davasının 14. duruşması dün İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Davaya konu belgeyi hazırladığı iddia edilen Kurmay Albay Dursun Çiçek, mahkemeye sunduğu dilekçede, kendisine kuru iftira atıldığını savunarak, şöyle dedi:

 

“Masum bir insana karşı işlenen bu hukuk cinayetinin failinin bulunması için taklit imzalı sahte planın imzalanması, bir fotokopisinin avukatın bürosuna konulması ve Beşiktaş Adliyesi’ne gönderilmesi hakkında insanlık, adalet ve dürüstlük adına bilgi ve belge sunanlara 100 bin lira ödül verilecektir. İftiracıların ve komplocuların ortaya çıkarılması maksadıyla maddi imkanlarımız bu ödül için sonuna kadar zorlanmıştır.” Mahkeme heyeti, kâğıt üzerine yazılan bir yazı ve imzanın mürekkep yaşının tespit edilip edilmediği konusunda TÜBİTAK, ODTÜ ve İTÜ Rektörlügü’ne yazı yazılmasına karar vererek duruşmayı erteledi. 

 


 25 Kasım 2010

 

NAİL KAHRAMAN Bursa DHA

 

Üzmez yeniden yargılanıyor

 

Bursa’da 14 yaşındaki B.Ç. adlı kıza cinsel istismarda bulunduğu suçlamasıyla 13 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırılan Hüseyin Üzmez’in (78) Yargıtay’ın verilen cezayı usulden bozması nedeniyle yeniden yargılanmasına devam edildi

 

Bursa Adliyesi’ne getirilen Üzmez’in düşen pantolonunu jandarma düzeltti. Üzmez’in, duruşmada verdiği tutarsız ifadeler dikkat çekti.  Duruşma 20 Ocak 2011 tarihine ertelendi. Üzmez salondan çıkarken, mahkeme heyetine dönerek, “Allah’ın izniyle benim hakkımda yazacağınız 320 sayfalık beraat kararı ile tarihe geçeceksiniz” diyerek salondan çıkartıldı. 

 


26.11.2010 12:04

 

İşte Adli Tıp’ın Cem Garipoğlu ile ilgili raporu!

 

Adli Tıp Kurumu merakla beklenen raporu açıklandı

 

İşte Adli Tıp’ın Cem Garipoğlu ile ilgili raporu! Duruşma öncesi konuşan Süreyya Karabulut, “Adli Tıp Kurumu’ndan gelecek rapor bizi çok tedirgin ediyor” Münevver Karabulut cinayeti davasının görülmesine bugün devam ediliyor.

 

Davanın tek tutuklu sanığı Cem Gariopoğlu, Bakırköy Adliyesine getirildi. Duruşma öncesi Münevver’in annesi Nagehan Karabulut ve babası Süreyya Karabulut Bakırköy Adliyesi’ne geldi. Süreyya Karabulut, “Adalette işleyen mekanizmalar var, işlemeyenler var. “Adli Tıp Kurumu’ndan gelecek rapor bizi çok tedirgin ediyor”” dedi. Adliye önünde toplanan bir grup kadın ise “Kadın cinayetine son” sloganlarıyla eylem yaptı.

 

ADLİ TIP RAPORU

 

Duruşmada mahkeme heyeti, Adli Tıp Kurumu’ndan gelen Cem Garipoğlu’nun akıl sağlığıyla ilgili rapor açıklandı.

 

Adli Tıp Kurumu raporunda, “Cem Garipoğlu’nun akıl sağlığı yerinde” dedi.

 


BÜŞRA ERDAL – İSTANBUL   –   26.11.2010

 

 Jandarma kampındayım sakın kimseye söyleme!

 

Ergenekon davası tutuklu sanığı Yusuf Erikel’in yazdığı ilginç bir mektup iddianamede yer aldı.

 

Erikel, Danıştay saldırısından yaklaşık bir yıl sonra yazdığı mektupta, Jandarma kampında olduğunu anlatıyor. Şöyle diyor: “(…) Sanırım kısa zaman sonra bu olay (darbeyi kastettiği iddia edliyor) olduğunda tüm hisselerimi sana satacağım veya devredeceğim. Çünkü böyle olmalıymış…”

 

Ergenekon soruşturması kapsamında ele geçirilen belgelerde, darbe sonrasının başbakanı olarak Milli Demokrat Halkın Partisi Genel Başkanı Yusuf Erikel gösteriliyordu. Erikel’in bazı isimleri ziyaret ederek, “Darbe olacak. AK Parti düşürülecek. Ben başbakan olacağım. Bize yardımcı olursanız biz de size yardımcı oluruz.” dediği iddia edilmişti. Önceki gün kabul edilen 8 sanıklı Ergenekon iddianamesinde Yusuf Erikel’e ait bir mektup da yer alıyor. Mektup aynı zamanda Ergenekon sanıklarının avukatlığını yapan Erikel’in bir dönem jandarma kampına katıldığını ortaya koyuyor. Mektup, Erikel’in ofisindeki bilgisayarında yapılan incelemede ‘altuncuya mektup’ isimli word belgesi olarak ele geçiriliyor. Mektubun yazıldığı kişi ise ‘Ali Altuncu’ isimli bir şahıs.

 

Danıştay saldırısından yaklaşık bir yıl sonra 11 Haziran 2007’de oluşturulduğu tespit edilen mektupta Erikel, Jandarma kampında olduğunu anlatıyor. Şöyle diyor: “…İlgaz Jn. Kampında her şeyden uzak tel yok., (bu bilgi sende kalsın sır ayrıca kısa bir süre sonra sanırım başka yer.) Malum 1,5 senedir büroda değilim. 6 aydır da ne hanımı ne çocukları hiç görmedim. Bu da olması gereken. Beni Almanya’da biliyorlar… Ben belki ticaret vs. yaparım diyordum. Ama sanırım kısa zaman sonra bu olay olduğunda tüm hisselerimi sana satacağım veya devredeceğim. Çünkü böyle olmalıymış…”

 

Yusuf Erikel, mektubun sonunda kesinlikle cevap yazılmamasını istiyor. İşte o ifadeler: “Sanırım süreci takip ediyorsun inşallah hayır olur ama elimdeki bilgi ve raporlar benim bile insiyatif kullanmamı zorlaştırıyor., gerçekten irtica PKK’dan tehlikeli., tek dayanak noktam bu insanları bu hale Atatürk sonra CHP getirdi tezim. (…) Ama cevap yazmayın… Gece 3’te nöbetçiye rica ederek yazdım… Ve aman ha, ne yazdım ne okudun…”

 


Y A Z A R L A R

 


 Ali Ulusoy ali.ulusoy@aksam.com.tr

 

Anayasa Mahkemesi tıkandı mı?

 

Anayasa Mahkemesi (AYM), referandumla kabul edilen anayasa değişikliğinden bu yana yaklaşık iki aydır toplanmıyor ve karar alamıyor. Nedeni ise bu değişiklikle mahkemenin üye sayısının 11’den 17’ye çıkması. Daha önce yedek üyeler sayesinde toplantı yeter sayısı 11 iken, yeni düzenlemede toplantı yeter sayısı 12’ye çıkarıldı. Kararlar ise salt çoğunlukla alınabiliyor. Yani mahkeme heyeti 12 üye ile toplanırsa karar yeter sayısı 7. Ancak oylar 6–6 olursa ne olacağı belli değil. Anayasa da ilgili kanun da AYM İçtüzüğü de bu konuyu düzenlememiş. Anlaşılan o ki mahkeme, bu konuda yapılacak uyum kanununu bekliyor.

 

Mahkeme uyum kanunu çıkmadan da karar alabilir mi?

 

Bir düşünce, mahkemenin karar yeter sayısı artık 7 olduğu için, zaten 6 oy ile karar alınamayacağından, oyların 6–6 çıkması halinde ortada sorun bulunmadığı ve mahkemenin çalışmasına ve karar almasına şimdi de engel bulunmadığı yönünde.

 

Bir kanuna ilişkin iptal davasında 12 üye ile toplantıda kabul ve ret oylarının 6-6 çıkması halinde, iptal isteminin reddi de bir ‘karar’ olduğundan, hukuken iptal istemi kabul edilmiş sayılmayacak, ama ‘reddedilmiş’ de sayılamayacak. Çünkü ‘ret’ kararı da teknik olarak bir ‘karar’ ve mahkemenin bir ‘karar’ alabilmesi için ise aynı yönde en az 7 oy gerekiyor.

 

O halde Mahkeme Başkanılığı’nın şu aşamada karar almak üzere heyeti toplantıya çağırmaması bence hukuken isabetli.

 

Peki anayasadaki bu düzenleme hatası veya eksikliği uyum kanunu ile giderilebilir mi?

 

Kanun, anayasadaki toplantı veya karar yeter sayısını (nisabını) değiştiremeyeceğine göre, oyların 6–6 çıkması halinde, örneğin, ‘Başkanın oyu iki oy sayılır’ veya ‘iptal istemi reddedilmiş sayılır’ diyebilir mi? Eğer bu ‘düzeltme’ kanun ile yapılamaz ise, AYM’nin kendi içtüzüğü ile yapılabilir mi?

 

Aslında buradaki asıl vahim nokta, koskoca bir anayasa hükmünde toplantı nisabı olarak buluna buluna bir çift sayı olan 12’nin bulunması. ’13’ sayısının uğursuzluğu gibi bir batıl inanç mı oluştu da tercih edilmedi acaba!? Doğrusu bu komik duruma şaşırmamak elde değil.

 

‘Oyların 6–6 çıkması halinde iptal istemi reddedilmiş sayılır’ şeklindeki düzenlemenin kanunla da İçtüzük ile de yapılamayacağı kanaatindeyim. Çünkü bu durumda Anayasanın davayı ‘kabul’ veya ‘red’ ayırımı yapmadan 7 olarak belirlediği karar nisabı 6’ya düşürülmüş olur.

 

Buna karşın, bu olasılıkta bence ‘Başkanın oyu iki oy sayılır’ hükmünün getirilmesine hukuki engel yok. Zira kurul halindeki toplantılarda, açık bir düzenleme yoksa, eşitlik halinde başkanın oyunun üstün olacağı veya iki oy sayılacağı genel bir hukuk teamülü. Ayrıca, bu oyu ‘2’ oy saymakla 7 olan karar nisabı da korunmuş oluyor.

 

Fakat bu yöndeki hükmün uyum kanunu ile değil de AYM İçtüzüğü ile konulması bence daha doğru olur. Çünkü anayasadaki bu hükmü yorumlamak aslında AYM’nin yani yargı erkinin bir iç işi. Bu hususta kanun koyucu inisiyatif alırsa, yasamanın yargının iç işine karışması, yani kuvvetler ayrılığına aykırılık söz konusu olabilir. Bu sorunu içtüzükle AYM’nin halletmesi gerektiğinin bir başka nedeni ise, ‘mahkemenin önüne gelen davaya bakmaktan imtina edemeyeceği’ kuralı. Buna göre de karar alma usulüne ilişkin sorununu mahkemenin bizzat kendisi çözmeli.

 


 26 Kasım 2010

 

Ertuğrul ÖZKÖK

 

Sayın Komutan kusura bakma ama

 

KOMUTANLAR kusura bakmasın;

 

Siyasi iktidarın üç komutanı açığa alması kararı benim için hiç şaşırtıcı olmadı.

 

CHP yönetimi de kusura bakmasın;

 

Üç komutanın açığa alınması kararı öyle “sivil darbe” falan değildir.

 

Bal gibi de sivil iktidarın yetki alanına girer.

 

Komutanlar yine kusura bakmasın.

 

Büyük bir taktik hata yaptılar.

 

Bu sorunun Yüksek Askeri Şûra sırasında çözüme kavuşturulması çok daha uygun, çok daha şık olacaktı.

 

Ama siyasi otoritenin beklentisini hiç dikkate almadılar.

 

Böyle yüksek düzeyli bir terfide, Cumhurbaşkanı’nın ve Başbakan’ın bir anlamda “by pass” edilerek karar çıkartılması şık olmamıştı.

 

En azından kritik noktadaki üç komutanın terfisi askıya alınabilirdi.

 

Bunun yerine bir nevi “hülle” yapıldı.

 

* * *

 

Onlar öyle yapınca, kendine güvenen bir siyasi iktidarın da bu yola gitmesi normaldir.

 

Çünkü Batı standartlarında bir demokraside, seçimle işbaşına gelmiş bir iktidar bu refleksi gösterir.

 

Çünkü o rejimlerde siyasi

 

İktidarın askeri otorite üzerindeki

 

Yetkisi tartışılmaz.

 

Sedat Ergin bir süredir eve kapandı.

 

“Balyoz Harekâtı” ile ilgili çok sıkı bir çalışma yapıyor.

 

Ortaya herkes için referans kabul edilecek sağlam bir kitabın çıkacağına eminim.

 

Önceki akşam NTV’de Sedat Ergin, Ruşen Çakır, Nazlı Ilıcak ve Nuray Mert’in katıldığı programı izledim.

 

Bu program gerçekten çok kaliteli.

 

Ele aldıkları olayın her tarafını konuşuyorlar.

 

Bu konu da konuşuldu.

 

Sedat Ergin, “Balyoz dosyasını” çok iyi incelemiş bir gazeteci olarak, etkileyici argümanlar ileri sürdü.

 

Komutanlarla ilgili bu kararı yanlış bulmadığını söyledi.

 

Dosyayı çok tarafsız ve titiz bir gözle inceleyen Ergin’in sözleri benim için de sağlam bir referanstır.

 

Dolayısıyla bu yazıyı büyük bir iç rahatlığıyla yazdım.

 

* * *

 

CHP’ye gelince…

 

Bu tür olayların, yeni CHP açısından da önemli zihni egzersizler olduğunu düşünüyorum.

 

Böyle olaylarda anında tepki vermek yerine, İnönü temkini ile, 24 saat beklemekte yarar var.

 

Otomatik refleks dönemi artık geride kaldı.

 

Türkiye, demokratikleşme yolunda bazı tabularını yıkıyor.

 

Bunlar arasında en önemlilerinden biri “Orduya dokunulamaz” tabusuydu.

 

Hayır, dokunulur.

 

Ayrıca bazı köşe yazarlarının belirttiği gibi Cumhuriyet tarihinde ilk defa böyle bir uygulama yapılıyor da değil.

 

Demokrat Parti iktidara geldiği zaman, genelkurmay başkanı dahil ordunun üst kademesini değiştirmişti.

 

Üstelik bunun için ortaya bir “darbe girişimi” gerekçesi koyması bile gerekmedi.

 

Turgut Özal, ordunun genelkurmay başkanı tercihine bile müdahale edip, Öztorun’u o makama getirtmedi.

 

Bir genelkurmay başkanını istifa zorunda bıraktı.

 

Yani sivil otoritenin böyle bir hakkı ve yetkisi vardır.

 

Bu yetkiyi, otomatiğe bağlanmış anti-AK Parti reflekslerle zedelemeye çalışmak, hiçbir demokratik güce yakışmaz.

 

* * *

 

Ancak bu örneklerin beni düşündüren başka bir yanı var.

 

Sivil iktidar-ordu gerilimi, ülkeyi giderek yorar hale geliyor.

 

Sivil iktidarlar da, ordu üzerinde çok kasıtlı, ideolojik müdahaleler yapıyor izleniminden kaçınmalıdır.

 

AK Parti hükümetinin, Balyoz Davası’nda adı geçen 93 kişinin tamamı üzerinde böyle bir tasarrufa gitmeyip, terfi ettirilen üç komutanla sınırlı tutması iyi bir işaret.

 

Umarım uygulama daha da genişletilip, toptan bir tasfiye görüntüsüne girmez.

 

O zaman herkes bunu içine sindirip, serinkanlılıkla Balyoz Davası’nın sonucunu bekler

 


 26 Kasım 2010

 

Yalçın DOĞAN

 

AİHM hatta ‘Neden görevden almadın’ diye soruyor

 

GÖREVDEN alınan askerlerle, generallerle ilgili bir örnek yok. Ama, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) Türkiye’den polisle ilgili çok sayıda dava var.

 

Ben Avrupa Hukukuna inanıyorum, Avrupa Hukukunun insan haklarına denk düştüğüne güveniyorum. AB’ye tam üyelik başvurusunun kabulünden sonra, 2005 ve 2006 Avrupa Hukukuna uyum için bizde reformların gerçekleştiği dönem. Avrupa Hukuku aynı zamanda bizim hukukumuz.

 

Türkiye’de her şey o kadar siyasal ki, hukuki uygulamalar bile, bizim siyasal görüşümüze göre şekilleniyor. Sokaktaki adamdan Başbakana kadar.

 

O nedenle, üç generalin iki bakan tarafından görevden alınmasına AİMH gözlüğü ile Avrupa Hukuku açısından bakıyorum.

 

Ve çok çarpıcı bilgilere ulaşıyorum.

 

İŞKENCE DAVALARI

 

AİHM’de Türkiye’den çok sayıda işkence davası var. Davalara göre, polis işkence yapıyor. Şimdi sıkı durun:

 

İşkence yaptı mı, yapmadı mı, soruşturuluyor. Soruşturma idari işlem. Bu işlemin tarafsız olması için, hakkında soruşturma açılan polislerin görevden alınması gerek. Ama, İçişleri Bakanlığı almıyor.

 

Durumu belirleyen AİHM karar veriyor:

 

“Bu, soruşturmanın bağımsız yürütülmesini ihlal etmektir, soruşturmayı adil yapmanız için, o polisi görevden almanız gerekirdi, almadığınız için, hukuku ihlal ettiniz.”

 

Türkiye bu davaları arka arkaya kaybediyor, tazminata mahkum oluyor.

 

TEMEL SORU

 

Gerçi, görevden alınan üç generalin durumu polis örneğine uymuyor. Ama o örnekler bir kuralı işaret ediyor.

 

Belli durumlarda görevden almak, siyasal iktidarlar için bir hak. Ve o hak, bizim hukukumuzda var.

 

Buna karşılık, generaller örneğindeki gibi, görevden alınanların da, başvuracakları hukuki yollar var.

 

Burada bir kaç soru var: Balyoz Davası başlamadan bakanların görevden almaları, mahkemeyi etkilemez mi? Üç general haklarını aradığı için mi görevden alınıyor?

 

Asıl can alıcı, temel soru: Hakkında soruşturma olan, örneğin işkenceci polisler, örneğin bazı belediye başkanları, bazı bürokratlar, generaller gibi neden görevlerinden alınmıyor?

 

Bu çifte standart, AKP’ye karşı güven sarsıyor.

 

Lizbon’da cadı kazanı

 

NATO Zirvesi için Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Lizbon’a gidişinde, orada görevli ateşe general, Gül’ü hava alanında karşılamaya gitmiyor.

 

Malum medya Allah Allah nidalarıyla törene katılmayan generali neredeyse asacak. Sen Cumhurbaşkanını nasıl karşılamazsın, saldırısıyla.

 

Bunların ne zaman, nereye çarpacakları belli değil. Akıl, mantık, usül, edep, erkan tanımaksızın, “bugün kime, nereye saldıralım” edasında.

 

Gül dün serin kanlı bir açıklama yapıyor. Lizbon’a gidiş nedeni NATO olduğu için, ateşenin katılmayışını protokole uygun görüyor.

 

Böylece memleketimizin önemli bir sorunu daha çözülmüş oluyor.

 

İki ayda ikinci linç

 

İLKİ, Alman Merkez Bankası yönetim kurulu üyesi Thilo Sarrazin’in “Almanya Kendini Yok Ediyor” kitabındaki tez.

 

Sarrazin’e göre, “Müslümanlar ve Türkler Almanya’yı aptallaştırıyor, artık onlar Almanya’ya gelmesin, gelenler de, bir an önce dönsün”.

 

Doğru, eğri, adamın tezi bu. Bu tezler karşısında hemen harekete geçiyoruz, adamın ne ırkçlığı, ne faşistliği, ne Türk düşmanlığı kalıyor.

 

Düpedüz linç. Çünkü bizi eleştiriyor. O kim ki, dünyaya armağan olarak gelmiş bizleri eleştirecek. Vay haline onun.

 

Şimdi sıra Nobel ödüllü Naipaul’a geliyor. Vay haline o gafilin ki, Müslümanlara sataşıyor. Onun gibi bir şeytanın İstanbul’a davet edilmesi inançlarımıza sığmıyor, töremize aykırı, davet buz gibi ihanet. Gelmesin hain.

 

Hani hoşgörü, tartışma kültürü, hani düşünce ve ifade özgürlüğü. Hanisi, manisi yok, bize denk düşmüyorsa, Nobelmiş, yazarmış, vur tekmeyi gitsin.

 

Üskül’ün oyu ibretlik

 

BDP faili meçhul cinayetlerle ilgili Meclis araştırması açılmasını istiyor. Mecliste dün bu önerge oylanıyor.

 

Eski sosyal demokrat, yeni AKP’li Prof. Zafer Üskül halen TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı.

 

Zafer Üskül’ün oyu ibretlik. İnsan Hakları Başkanı faili meçhul cinayetlerin araştırılmasını istemiyor, önergeye ret oyu kullanıyor.

 

İnsan haklarına gösterdiği duyarlıktan dolayı, eski arkadaşım Üskül’ü kutluyorum. Ne de olsa, insan hakları ile faili meçhul cinayetler arasında hiç bağ yok. Bilmez miyim, olsa, mutlaka evet oyu kullanır.

 

Önerge AKP oylarıyla ret ediliyor.

 


 26 Kasım 2010

 

İsmet BERKAN

 

 iberkan@hurriyet.com.tr

 

Askeri vesayet açığa mı alındı, emin değilim

 

HALEN yargılanacağı günü bekleyen iki general ve bir amiralin bakan emriyle açığa alınmaları dün bütün gazetelerin manşetlerindeydi, emin olun bugün de onlarca köşe yazısı bu konuyu ele alacak.

 

Bazı aceleci yorumlar var, bu üç yüksek rütbeli subayın açığa alınmasının askeri vesayeti sona erdiren sembolik adımlardan sonuncusu olduğunu söyleyen. Ben böyle olduğuna inanmak istesem de, henüz somut veriler bu yorumları doğrular nitelikte değil.

 

Sivilleşme veya askeri vesayetten kurtulma denen şeyin sembolizmle değil hukukla olacağını biliyorum.

 

Bu nasıl bir iktidar ve onun kontrolundaki parlamentodur ki, ülkeyi sivilleştiriyorum derken hukuki alanda tam tersini yapıp Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarını yargılama mercii olarak Anayasa Mahkemesi’ni tercih etmiştir? Üstelik idari anlamda Emniyet Genel Müdürü ile aynı statüde olması gereken Jandarma Genel Komutanı’nı da yargılama usulü bakımından kuvvet komutanı statüsüne yükseltmiştir?

 

Buradaki derin çelişki, ‘sivilleşme’ denen işin laf seviyesinde ve sembolizmde yapıldığını, hukuk düzeyinde ise Genelkurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının (Jandarma komutanıyla birlikte) başbakan ve bakanlarla eşit düzeye getirildiğini göstermekten başka bir anlama gelmiyor.

 

Kaldı ki, dün iktidara pek de uzak olmayan bir gazetemizde yazıldığına göre, aslında bu açığa alma işlemleri ‘Komuta zincirini etkilememek’ ve ‘İki başlı komuta olmasın’ denilerek yapılmış işlemler. Yani, bu üç yüksek rütbeli asker Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’nden aldıkları terfi kararlarıyla komuta zincirini bozabileceklerdi, açığa alınma işlemi bundan yapıldı.

 

Eğer bu son iddia doğruysa, sivilleşme lafları iyice havada kalır.

 

Şunu bilir şunu söylerim: Sivilleşme veya askeri vesayetin kaldırılması, dünyanın en zor işi değil. Anayasanızı, yasalarınızı, yönetmeliklerinizi adam gibi tararsınız ve askerin kendi görev alanının dışına çıkmasına yardımcı olan her şeyi temizlersiniz, olur biter.

 

Bu temizlik yapılmadıkça, yasalarımızda asker sadece yurt savunmasını yapan değil aynı zamanda cumhuriyeti korumak kollamakla da görevli bir kurum sayılmaya devam ettikçe askeri vesayet de bitmez, şekil değiştirir belki ama bitmez.

 

Cemal Tural’ı hatırlayan yok mu?

 

SÜLEYMAN Demirel, 1969 yılında, ben daha beş yaşındayken, ülkenin kudretli Genelkurmay Başkanı Cemal Tural’ı görevinden almıştı. Görevden alma sebebi, Tural’ın darbe hazırlıkları içinde olmasıydı.

 

Bu hamle o zamanlar, aynen şimdiki gibi, ‘sivilleşme’nin ve ‘askeri vesayetten kurtulma’nın bir adımı gibi görülmüştü, ki öyleydi.

 

Ama bir kişinin görevden alınması semboldür, o göreve geleceklerin bir daha aynı yola girmemelerini sağlayacak düzenlemeler yapmak ise hukuk.

 

1969’daki bu ‘dev’ sivilleşme hamlesinden sonra göreve gelen Genelkurmay Başkanı 12 Mart 1971 muhtırasını verdi.

 

70’lerin sonlarında bir başka ‘sivilleşme’ hamlesi daha yaptı Demirel, istediği kişinin (Ali Fethi Esener) kuvvet komutanı yapılmasını engelleyen Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk ile inatlaştı, sonuçta sırada bekleyen çok sayıda orgeneral emekli oldu, Kenan Evren’e Genelkurmay Başkanlığı yolu açıldı.

 

O Evren de 12 Eylül darbesini yaptı.

 

O yüzden diyorum, sivilleşme, askeri vesayetten kurtulma, demokratikleşme kişilerle değil hukukla olur, diye.

 

‘Beyaz Türkler’ tartışmasına bir katkı olarak Naipaul

 

GÜNDELİK, sıradan faşizm bir minik zafer daha kazandı, görüşleri bazılarınca beğenilmeyen Hint asıllı İngiliz yazar V. S. Naipaul Türkiye’ye gelemedi. Oysa sadece beş ay önce buradaydı Naipaul.

 

Naipaul’ün islama hakaret ettiği söyleniyor, ben bu hakaretlere ilişkin henüz bir somut kanıt gösterildiğini görmedim ama yazarın görüşlerine ve özellikle konuşmalarına bakınca alınganlığı da anlıyorum.

 

Bir kişiyi eleştirmek, onun görüşlerini beğenmemekle onu bir nevi linç kampanyasına kurban etmek arasındaki sınır bir kez daha aşıldı. Aynı sınırı daha önce Orhan Pamuk için de aşmıştık, Nazım Hikmet için de, Sabahattin Ali için de, Hrant Dink için de, başkaları için de…

 

Zaten bu yüzden, bu sınır aşımı yüzünden olan bitene ‘sıradan faşizm’ diyorum.

 

Naipaul’e (ve bu arada Orhan Pamuk’a, Nazım Hikmet’e, Sabahattin Ali’ye ve daha nicelerine) yöneltilen İslam düşmanlığı dışındaki temel eleştiri, kendi içinden çıktıkları kültüre sırt dönmüş, o kültüre dış bir gözle (Batılı, yani emperyalist bir gözle) bakıyor olmaları.

 

‘Beyaz Türk’ adı verilen grup için de aynı şeyler söylenmiyor mu? Kendi kültürlerine yabancı, batılı özentisi, ülkesini ve insanını batı karşısında hep aşağı gören, batı karşısında mahçup duruma düşme korkusuyla sürekli kendi kültürünü ve toplumunu eleştiren (‘aşağı gören’ demeye dilim varmadı) bir güruh olarak gösterilmiyor mu ‘Beyaz Türkler’ de…

 

Farklı olana tahammülsüzlük ama tahammülsüzlüğe karşı müthiş bir tolerans. Ne yaman bir çelişki!

 

Kemal Kerinçsiz ve arkadaşları da aynı şeyi yapmıyor muydu? ‘Hak arama özgürlükleri’ni ve ‘ifade özgürlükleri’ni kullanmıyorlar mıydı, ben dahil onlarca kişiyi ve bu arada Hrant Dink’i, Orhan Pamuk’u, Perihan Mağden’i mahkemeye verir, linç sofrasına atarlarken?

 

‘Sıradan faşizm’in şerri, küçük ama emin adımlarla yaklaşıyor.

 


26 Kasım 2010

 

 Taha Akyol Objektift.akyol@milliyet.com.tr

 

Sivil otorite ve askeri yargı

 

HÜKÜMET bakan imzasıyla üç generali (biri amiral) açığa aldı. Şüphesiz buna yetkisi var ama bu üç generalin sırf yargıya gittikleri için açığa alındıkları söylenerek sert eleştiriler yapılıyor.

 

Bu üç generalin ismi 5 ay önce açıklanan Balyoz iddianamesinde geçiyor. Buna rağmen ağustostaki Askeri Şûra’da asker üyelerin oylarıyla terfilerine karar verilmişti. Hükümet ise buna uymayarak terfi kararnamesine bu üç ismi koymayarak terfilerini engellemişti.

 

Üç general bunun üzerine Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne (AYİM) gitmişler, mahkeme yürütmeyi durdurma kararı vermişti. Bu kararın iki ay içinde uygulanması, yani hükümetin bu üç generali terfi ettirecek bir kararnameyi çıkarması gerekiyordu.

 

İki ay dolmak üzereyken hükümet bakan imzasıyla üç generali “açığa aldı”, böylece terfilerini yine önledi…

 

Bu özete bakarak “hükümet yargıya gidişi cezalandırdı” demek mümkün. Halbuki…

 

Sorun YAŞ’ta başladı

 

Temel hukuki mesele şudur: Yüksek Askeri Şûra’da alınan kararlar, hükümeti bağlayıcı mıdır? Hükümetin işi “noter” gibi onaylamak mıdır?

 

Eğer böyle ise, komutanların terfilerinde hükümetin hiçbir “takdir” yetkisi yoktur!

 

AYİM böyle düşünmüş, YAŞ’ı “karar organı”, hükümeti ise “noter” gibi görmüştür. YAŞ’ta terfi ettirilen generallerin hükümet tarafından kararname ile terfi ettirilmemesini yanlış bulmuş, yürütmeyi durdurma kararı vermiştir.

 

Rejimle ilgili tarafı

 

Halbuki YAŞ kararları otomatikman uygulanabilir kararlar değildir. YAŞ kararları ancak hükümetin hazırlayacağı kararname ile “tekemmül” eder ve “icra” kabiliyetini kazanır.

 

“Sivil otoritenin üstünlüğü” şeklindeki temel anayasal kural bunu gerektirir. Meselenin “rejim”le ilgili tarafı buradadır!

 

Fakat AYİM, hükümetin kararname hazırlama yetkisini noterlik işlemi gibi görerek yürütmeyi durdurma kararı verdiği için, hükümetin iki ay içinde bu üç generali terfi ettirmesi gereği ortaya çıkmıştır.

 

Buna karşılık, iki ay dolmadan, hükümet diğer bir yetkisini kullanarak üç generali “açığa” almıştır. “Açığa alınmış” bir general yasaya göre terfi ettirilemez. Böylece başa dönülmüş, YAŞ’ta alınan “terfi” kararı, hükümet tarafından bu defa da “açığa alma” yoluyla etkisiz hale getirilmiştir.

 

Hükümet YAŞ’ın noteri olmadığı için işlem hukuka uygundur, hükümet “takdir yetkisi”ni kullanmıştır.

 

Balyoz’daki diğer isimler

 

Balyoz iddianamesinde ismi geçen 9 muvazzaf generalden hükümetin sadece üçünü açığa alması da eleştiriliyor.

 

Halbuki bunun sebebi, bu 9 generalden sadece üçünün YAŞ’ta terfi ettirilmiş, diğer 6’sının YAŞ’ta terfi ettirilmemiş olmasıdır.

 

Bir ‘ayırım’ sorunu varsa, bu YAŞ’ta yapılmıştı.

 

Hükümet YAŞ’ta üç generalin terfi ettirilmesini önlemek için önce onları kararname dışında bırakmış, mahkeme “yürütmeyi durdurma” kararı verince de “açığa alma” işlemiyle yine terfilerini engellemiştir.

 

Mesele eşitlikse, hiçbiri terfi ettirilmeyerek eşitlik sağlanmıştır.

 

Son söz yetkisi

 

Özü şudur: YAŞ hükümetin üstünde bir karar organı mıdır?! Siyaseten sorumlu hükümet ise “noter” gibi bir onay makamı mıdır?! O zaman buna sivil rejim denilebilir mi?!

 

Halbuki hukukta ve siyaset teorisinde “ordunun göreceli özerkliği” kuralı gereğince, evet, ordu iç düzenini kendi yönetir ama sivil otorite “noter” değildir, son sözü söyleyecek “takdir” makamı hükümettir!

 

Obama, Afganistan’daki Amerikan birliklerinin komutanı Org. McChrystal’i, sırf Afganistan politikası hakkında birkaç eleştirel laf etti diye görevden almadı mı?

 

Dahası, Obama bir “iddianame” hazırlanmasını bile beklememişti.

 

Demokrasi diyorsak, kural budur. Bu anlayışın yerleşmesi, hükümet-asker ilişkilerini daha sağlıklı hale getirir.

 


 Güneri Cıvaoğlu Bugünngunericivaoglu@gmail.com

 

26 Kasım 2010

 

Hukukun gölge boksu

 

Yetkili bakanların kararlarıyla Askeri Personel Kanunu 65. maddesi gereği hükümet 2 general ve 1 amirali “boşa” almıştır.

 

Bu işlem kanunun verdiği yetkiyle yapıldığı için yasal ve meşru mudur?

 

Evet…

 

Öte yandan “idarenin tüm işlemleri yargı denetimine tabidir” temel hükmü ışığında diğer açıdan bakalım.

 

Başbakan ve Savunma Bakanı 2 general ve 1 amiralin terfiini imzalamıyor. Tarih 4 Ağustos 2010…

 

Gerekçe:

 

“Bu subaylar hakkında yakalama emrinin bulunması…”

 

Sadece 2 gün sonra 6 Ağustos 2010’da İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi “yakalama müzekkeresini” kaldırmıştır.

 

Bu arada o 3 subay rütbeleri değişmeksizin bir üst rütbenin görevlerine -hükümetin de onayıyla- “vekâleten” atanmışlardır.

 

2 general ve 1 amiral için YAŞ’ta -çoğunlukla- alınan terfi kararlarına Başbakan ve Savunma Bakanı hangi gerekçeyle imza atmamışlardı?

 

“Haklarında yakalanma müzekkeresi olduğu için…”

 

Bu müzekkere ilgili mahkeme tarafından iptal edildiğine göre, imza atmamak gerekçesi ortadan kalkmış oluyor.

 

O halde artık imzalar atılabilir…

 

Öyle mi?

 

Hayır, değil.

 

İmza için gönderilen kararnameyi Başbakan ve Savunma Bakanı gene imzalamıyorlar.

 

Bu kez gerekçe “gerek yok…”

 

Bu durumda “idarenin tüm işlemleri yargı denetimine tabidir” genel hükmü ve “terfilerinin imzasına engel olarak gösterilen yakalama emrinin artık olmadığı” gerekçesiyle bu 3 düzey subay AYİM’ye (Askeri Yüksek İdare Mahkemesi) “yürütmenin durdurulması” davası açıyorlar.

 

Böylece “bir üst rütbeye terfi ettirilmemek işleminin iptalini” hedefliyorlar.

 

AYİM Başbakanlık’tan, İçişleri ve Milli Savunma bakanlıklarından savunmalarını alıyor.

 

Sonuçta 3 subayın başvurularını haklı bularak yürütmeyi durduruyor.

 

Ancak…

 

Başbakanlık, Milli Savunma Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı AYİM’ye yürütmenin durdurulması kararının kaldırılması için başvuruyorlar.

 

AYİM bu başvuruları reddediyor.

 

Buraya kadar her şey “hukuk yollarında kazasız” ilerliyor.

 

Artık 2 general ve 1 amiralin terfileri önünde hukuk engeli kalmamıştır.

 

Ne var ki bu aşamada hukuk bulvarında trafik karışır.

 

2 general ve 1 amiral için terfi yerine tam tersi Başbakanlık, Milli Savunma ve İçişleri bakanlıklarından, Genelkurmay’a birer yazı gönderilerek o 3 üst düzey subayın emeklilik işlemlerine ilişkin belgeler isteniyor.

 

Neden emeklilik?

 

Belli değil.

 

Genelkurmay Başkanlığı ise “emeklilik belgelerinin” değil “2 general ve 1 amiral için yürütmeyi durdurma kararı gereğince terfi ve işlemlerinin yapılması amacıyla evrakın gönderildiği” cevabını veriyor.

 

Bunun üzerine Başbakanlık AYİM’ye ikinci kez başvuruyor ve “yürütmenin durdurulması kararının durdurulmasını” istiyor.

 

Ve AYİM de ikinci kez Başbakanlık başvurusunu geri çeviriyor.

 

Artık terfi ve tayinlerin yapılması gereği vurgulanmıştır.

 

Ama…

 

Bu kez de Askeri Personel Kanunu Madde 65’in verdiği yetkiyle İçişleri Bakanı, Jandarma Tümgeneral Helvacıoğlu’nu, Milli Savunma Bakanı ise Tümgeneral Kaya ve Tuğamiral Gavremoğlu’nu “boşa” aldıklarını Genelkurmay’a bildiriyorlar.

 

Ya… AYİM olayı esastan inceleyerek önümüzdeki günlerde 2 general ve amiral için “terfi ve tayinlerinin yapılması” kararı verirse?

 

Bu da hukuki…

 

Sonuç… “Hukuk hukuka karşı…”

 

Siyasetin de, iktidarın da, askerin de yıprandığı bir süreç.

 

DÜĞME MESELESİ

 

Bu köşede “NATO’nun füze kalkanı için boşuna düğme tartışmaları yapıldığını” yazmıştım.

 

“Düğme müğme yok” demiştim.

 

Gerçekten, söz gelişi İran bir füze fırlatırsa, “bunu vuralım mı, vurmayalım mı” diye NATO üyesi ülkelerin toplanıp tartışacakları zaman yoktur.

 

Karar, ilke olarak NATO tarafından alınır, düşman füzenin radarlar tarafından saptanmasını izleyen birkaç dakika içinde, daha dikey konumda ilerlerken, kalkanın savunma füzeleri otomatik olarak ateşlendiği bir entegre sistem devreye girer.

 

Sistemin bilgisayar programları bu yapılanmaya göre daha önceden yazılmış olur.

 

Kimsenin düğmeye basmak ya da basmamak gibi bir yetkisi olamaz.

 

Peki, hiç mi “düğme” kullanılmaz?

 

Elbette kullanılır…

 

Örneğin…

 

İsrail’in Golan tepelerinde kurduğu sistemi yerinde gördüm.

 

Havan topu ya da basit roketler atıldığında bu sistem birkaç saniyede atışın yapıldığı yeri koordinatlarıyla belirliyor ve karşı atışı yapacak sisteme bildiriyordu, sistem o koordinatlardaki hedefi yok edecek ateşleme için anında hazır oluyordu.

 

Ancak, saldırıyı yapanlar genellikle, BM kampları duvar kenarlarını seçtikleri ve kamplardaki kadın ve çocukları canlı kalkan yaptıkları için son karar bir “özel eğitimli üst düzey subaya” bırakılmıştı.

 

Gerekli gördüğünde düğmeye o basıyordu. Fotoğrafta gördüğünüz sakallı İsrail subayı işte o düğmeye basmış olan adamdır.

 

Fakat…

 

Havan mermisi ya da omuzdan atılan rokete karşı “düğme” olur da, gereğinde nükleer başlık da taşıyabilecek füzeye karşı NATO kalkanı savunma füzelerine “düğme müğme” olmaz.

 


ORAL ÇALIŞLAR

 

26.11.2010

 

19 Aralık’ın yargısız infazcısı gazeteciler

 

O dönemde gazeteler, TV’ler ölüm orucu yapan (ve daha sonra yakılan, hedef gösterilen) insanların aleyhine akılalmaz yayınlar yaptı.

 

19 Aralık 2000 tarihinde geceyarısı 20 cezaevine birden operasyon yapıldı. Cezaevlerini yakıp yıkan bu vahşi operasyonda 30 tutuklu ve mahkum, 2 de asker yaşamını yitirdi. Yüzlerce mahkum ağır yaralar aldı. Bu insanlıkdışı saldırının ardından tutuklu ve mahkumlar F Tipi cezaevlerine sürüklenerek yerleştirildiler.

 

Operasyon iki aydır ölüm orucu yapanları hedef almıştı. Tutuklu ve mahkumlar hücre tipi cezaevlerine karşı çıkıyorlar ve daha insani bir cezaevi düzeni talep ediyorlardı.

 

Ölüm oruçlarını sonlandırmak ve ölüm oruççuların da taleplerinin makul düzeyde kabul görebileceği bir çözüme yardımcı olmak amacıyla tutuklu ve mahkumların ve dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk’ün talebiyle Yaşar Kemal, Orhan Pamuk, Zülfü Livaneli, Can Dündar ve ben Bayrampaşa cezaevine gitmiştik. Orada aramıza Meclis İnsan Hakları Komisyonu Üyesi Mehmet Bekaroğlu da katılmıştı.

 

‘İçerideki arkadaş’ sözünden kışkırtma

 

“İçeri”deki bir görüşmeden çıktıktan sonra tutukluların taleplerini gazetecilere aktarırken “içerideki arkadaşlar” dememden yola çıkarak, bugün çok gündemde olan bir yazar beni bizzat hedef alan ağır bir yazı yazmıştı. Konu bununla sınırlı kalmamış, onun yönettiği gazete dahil birçok yerde yapılan bir dizi haber ve o gazeteci başta olmak üzere çeşitli isimlerce yapılan yorumlar vahşi müdahalenin kışkırtılmasında etkili olmuştu. (Operasyondan sonra da gazetenin manşetini şöyleydi: “Devlet girdi.” Bu iki sözcüğün arkasındaki derin anlamı değerlendirmeyi size bırakıyorum.)

 

O günlerde bu tür yazılar yazan ve “hedef gösteren” yazar ve gazetecilere gereken cevabı verip, eleştirilerimi açıktan ifade ettiğim için bugün onların adını anmaya gerek duymuyorum.

 

10 yıl sonra aynı gazeteler ve gazetecilerin, “Hacer Arıkan’ı kim yaktı” diye manşetler atıyor olmaları sevindirici. Bu olayın hesabının geç de olsa sorulmasına destek vermeleri olumlu. Ama “büyük resim”e bakarak şunu sorgulamayı sürdürmek gerekiyor: Gazetecilerin sorumluluğu ne olacak?

 

‘Az bile’ diyenler

 

Gene o dönemde cezaevlerine yapılan saldırıyı “az bile yaptınız” diyerek destekleyen bir başka gazete yöneticisinin bugün “Kim bunun sorumlusu?” diyerek haklı bir soru sormuş olmasını dikkat çekici buluyorum. Sıradan askerlerden önce 19 Aralık operasyonunun baş sorumlularının hesap vermesi gerektiğine dikkat çeken bu gazeteci, dönemin İçişleri Bakanı Saadettin Tantan ve dönemin Jandarma Komutanı Aytaç Yalman’ın bu işteki sorumluluğuna vurgu yapıyor. Kendisinin söylediklerine gerçekten katılıyorum.

 

Ama bu kendisinin sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. Kendisi 19 Aralık 2000 operasyonun ardından şunları yazmıştı: “Devlet belki de yıllar önce yapması gerekeni yaptı. Cezaevlerine girdi. Halk devletin yaptığı bir işi ilk kez bu kadar benimsiyor. Sıradan vatandaş F tipine de, cezaevine yapılan operasyona da destek veriyor. Hatta devleti yeterince sert olmamakla suçluyor.”

 

O dönemde gazeteler, gazeteciler, TV ekranları ölüm orucu yapan (ve daha sonra yakılan, hedef gösterilen) insanların aleyhine akılalmaz yayınlar yaptılar. Medya vahşi operasyoncuların borazanı haline geldi. (Bu yayınları yapanların arasında inanmakta zorlanacağınız isimlerin de yer aldığını belirteyim. Merak edenler, Aralık 2000 tarihli gazeteleri şöyle bir tararlarsa “manzara”yı görebilirler.)

 

Sorunu yalnızca bu gazetecilerin sırtına yıkıp kurtulamayız. Temeldeki sorun, hala devam eden ve birçok konunun medyada ve kamuoyunda ele alınma biçimine yansıyan derin ve köklü bir anlayış sorunu. Bir gazetecilik kültürü ve felsefesi sorunu…

 


 MEHMET BARLAS

 

Bazen yasalar bazen de teamüller ağır basar…

 

Sosyo-politik yaşamımız yine “Yasalar” ile “Teamüller” arasındaki çekişmeye sahne olmakta.

 

Bunun son örneğini haklarında açılmış davalar nedeniyle Tümgeneral Halil Helvacıoğlu, Tümgeneral Gürbüz Kaya ve Tuğamiral Abdullah Gavremoğlu’nun açığa alınmaları ertesindeki tartışmalarda gördük.

 

Dün bir gazetecinin “Üç general görevden neden alındı” sorusuna Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül “Bu, 926 sayılı kanunun 65. maddesinin uygulanmasından ibarettir. Söyleyeceğim başka bir şey yok” diyerek cevap verdi.

 

Gerçekten de 926 sayılı TSK Personel Kanunu’nun 65’inci maddesinde şu hüküm var:

 

“- Haklarında ölüm veya ağır hapis cezasını gerektiren veya yüz kızartıcı bir suçtan ya da taksirli suçlar hariç olmak üzere beş yıl ve daha fazla hapis cezası gerektiren bir cürümden veya emre itaatsizlikte ısrar, üste veya amire fiilen taarruz, üste veya amire hakaret, mukavemet suçlarından dolayı kamu davası açılanlar, mensup oldukları bakanlıklarca açığa çıkarılabilirler.”

 

TSK Personel Kanunu’na yansıyan bu hüküm aslında tüm kamu görevlileri için de geçerli değil mi?

 

Generaller ve emniyet müdürleri

 

Nitekim dün İsviçre’ye giderken havaalanında görevden alınan üç generalle ilgili soruları yanıtlayan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül bu durum kapsamındaki polisleri hatırlatarak şöyle dedi:

 

“- Yasaların sayın bakanlara verdiği yetki, bakanlar değerlendirmişler ve kullanmışlardır. Aslında bu hususu çok fazla abartmaya da gerek yok. Biliyorsunuz bu ülkede emniyet genel müdürleri bile aynı şekilde açığa alınmıştır.”

 

Görüldüğü gibi ilk bakışta generallerle emniyet müdürleri, yasaların önünde aynı konumdalar.

 

Ama “Teamüller” farklı durumları işaret ediyor.

 

Tıpkı başı örtülü genç kızların konumlarının yasalar önünde farklı, teamüller önünde farklı olması gibi bir durum bu.

 

Hangisi daha ağırlıklı?

 

Bazen teamüller yasaların da, devlet hiyerarşisinin de önünde yer alır.

 

Örneğin Genelkurmay kadrosunun Çankaya’daki Cumhuriyet Bayramı Resepsiyonu’nu boykot etmeleri, askerlerin teamülden kaynaklanan siyasal davranış biçimini yansıtmıyor mu? Açığa alınan üç generale ilişkin durum da, teamüllerin yasalardan ağır bastığı bir sürecin sonunda gelinen ve yasaların ağır bastığı bir nokta değil midir?

 

Geçen ağustostaki Yüksek Askeri Şûra’da Hükümet’in müdahalesi ile darbe girişimi dolayısıyla sanık olan üç generalin terfileri durdurulmuştu.

 

Aslında yasalara göre bu generaller o zaman açığa alınabilirdi.

 

Bu yapılmadı. Sonrasını Ahmet Altan dünkü Taraf’ta şöyle değerlendirmişti:

 

Sonunda yasalar ağır bastı “

 

- Generaller, hükümetin bu çekingenliğini bir ‘korku’ işareti olarak görüp işi zorladılar. Askerî Yüksek İdare Mahkemesi’ne başvurdular. ‘Askerî’ mahkeme de sanki yasalarda böyle maddeler yokmuş, bu generaller ağır bir suçtan yargılanmıyormuş gibi ‘yürütmeyi durdurma’ kararı verdi. ‘Terfi etmeleri gerektiğini’ söylemiş oldu böylece. Ağustosta, Başbakan’ın başkanlık ettiği Yüksek Askerî Şûra’da alınan kararı, askerî mahkeme bu kararıyla ‘bypass’ etti. Mesaj açıktı. ‘Siviller YAŞ’ta bastırıp darbeci generallerin terfilerini durdurabilir ama biz onları terfi ettirmenin bir yolunu buluruz.’

 

Demek ki ağustostan düne kadar “Teamüller” dünden sonra da “Yasalar” ağır basmış oluyor.

 

Yasaların ağır basmasını “Sivil darbe” olarak niteleyen CHP’li Anadol da “Askeri Demokrasi”nin teamüllerinin, yasalardan daha ağırlıklı olduğunu seslendirmekten başka bir şey yapmış olmuyor.

 


 NAZLI ILICAK

 

CHP ve askeri vesayet

 

Milli Savunma ve İçişleri bakanlarının Balyoz davasından yargılanan 3 generali açığa alması tartışma yarattı. Beni asıl ilgilendiren CHP’nin tepkisi. Grup Başkanvekili Kemal Anadol, “sivil darbe” diyor, bir başka grup başkan vekili Akif Hamzaçebi ise, olayı “Türkiye bu şekilde demokratikleşmiyor; aksine totaliter bir rejime doğru gidiyor” diye değerlendiriyor.

 

CHP, -kendi ifadesine göre-, generallerin açığa alınmasına, sivil otoritenin askerler üzerinde etkili ve yetkili olmasını istemediği için karşı çıkmıyor. Sadece, aydınlatılmasını arzu ettiği bazı noktalar var. “Neden şimdi?” diye soruyorlar. Balyoz davası çok daha önce açılmıştı. Türk Silâhlı Kuvvetleri Personel Kanunu’na dayanarak, o tarihte bu kişiler görevlerinden alınabilirdi. Benzer durumda olan, yani Balyoz’dan yargılanıp vazifesini sürdüren 22 general var. Ayrıca, eski 3. Ordu Komutanı Saldıray Berk. Berk, İrtica ile Mücadele Eylem Planı’nı Erzincan’da uygulamakla suçlanıyor; belgede ıslak imzası ortaya çıkan albay Dursun Çiçek’le birlikte yargılanıyor. CHP’liler, uygulamanın genel olmadığını, Askeri İdare Mahkemesi kararını bertaraf etmek amacını taşıdığını, kişinin hakkını aramasının cezalandırıldığını ileri sürüyorlar. Aynı iddiayı, CHP yandaşı gazeteciler de ortaya atıyor.

 

Bu tarz sorgulama, maalesef, askeri vesayeti esas kabul eden bir yaklaşım. Her şeyden önce, Yüksek Askeri Şûra’nın (YAŞ) terfi kararları yargıya kapalı. Anayasa değişikliğiyle, sadece disiplin suçları (ordudan ihraç kararları) yargı denetimine açıldı. Bir başka ifadeyle, anayasa değişikliğinden sonra da, terfi işlemleri aleyhine, idare mahkemesine başvurulamıyor. (Hamzaçebi’nin konuşmasında anayasa değişikliğini hatırlatması bu açıdan bir anlam taşımıyor.)

 

Bu noktaya bir açıklık getirmek lâzım: 3 general, aslında Askeri Şûra kararına karşı yargıya müracaat etmedi. Askeri Şûra’da generallere terfi çıkmasına rağmen, Milli Savunma Bakanı, terfi kararnamesini yazıp, Erdoğan’a göndermedi. Bu şekilde, siyasi otorite, YAŞ kararına uymadı, yargılanan askerlerin terfiini engelledi. TSK Personel Kanunu’nun 65/e maddesine göre buna hakkı vardı. “…Duruşması devam eden veya hakkında verilen hüküm henüz kesinleşmemiş bulunanların terfileri ve kademe ilerlemeleri yapılmaz.” Zaten, Yüksek Askeri Şûra’da, bildiğimiz kadarıyla, bu 3 generalin haricinde, diğer Balyozcu subayların hiçbiri terfi ettirilmedi. Bence, siyasi iktidar yerine, dönüp o günkü Şûra üyelerine sormak gerekir: “Neden bu 3 generali istisna tuttunuz ve Personel Kanunu’nun 65. maddesine rağmen, onları, nasıl terfi ettirdiniz?”

 

Şûra üyeleri, “Takdir hakkımızı kullandık” diyebilirler belki.

 

Askerin takdir hakkı var da, siyasi otoritenin takdir hakkı olmayacak mı? Siyasetin takdir hakkına saygı göstermeyen bir Askeri İdare Mahkemesi haklı mı sayılacak? Kaldı ki, terfilere ilişkin Şûra kararları yargı denetimine kapalı olduğuna göre, bunun tamamlayıcısı sayılan terfi kararnamesi, nasıl oluyor da, idare mahkemesi tarafından denetlenebiliyor? Burada da bir çelişki yok mu?

 

İşte bunlar da benim sorularım.

 

***

 

“3 general görevden alındı, neden Zahid Akman’ı da görevden almıyorlar?” diye abes bir soru soruluyor. Abes dedim, zira RTÜK üyelerini TBMM seçiyor ve görevden alınmaları için Radyo ve Televizyon Üst Kurul kararı gerekiyor. Hükûmet istese dahi, Zahid Akman’ı görevden alamaz.

 


MUSTAFA ÜNAL

 

‘Açığa almadan haberim vardı’

 

Dünya üzerinde cumhurbaşkanı düzeyinde ziyaretlerin gerçekleşmediği çok ülke var, ancak ben İsviçre’ye bugüne kadar hiçbir Türk cumhurbaşkanının gitmemiş olacağına ihtimal vermezdim. İsviçre sıradan bir ülke değil, Türk tarihi açısından önemli…

 

Cumhuriyet kurulurken bazı temel kanunları buradan aldık. Medeni Kanun sözgelimi… Lozan, Montrö gibi tarihî anlaşmalara adını veren şehirler İsviçre’de. Kimi uluslararası kuruluşların merkezi de bu ülkede. İsviçre tarih içinde tarafsızlığıyla öne çıktı, her iki dünya savaşına da katılmadı. BM’ye daha yeni, 2002’de üye oldu.

 

İsviçre 2004’te uluslararası camianın ilgiyle izlediği Kıbrıs görüşmelerine ev sahipliği yaptı. Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin başlamasında önemli rol oynadı. Sadece tarihte kalmadı, yakın dönemde de Türk dış politikasında yer eden bir ülke. İsviçre’de hatırı sayılır oranda Türk de yaşıyor.

 

Türkiye’den bugüne kadar ‘devlet başkanı’ seviyesinde İsviçre’ye ziyaret yapılmamış. Fazla haksızlık da etmeyelim, İsviçre resmî ziyaretlere pek açık bir ülke değil. Cumhurbaşkanı düzeyinde yılda iki ziyarete ancak ‘olur’ veriyor. Almanya Cumhurbaşkanı’nın ziyareti yıl içinde gerçekleşmiş.

 

Dün de Cumhurbaşkanı Gül iki günlük İsviçre seyahatine çıktı. Mutat olduğu üzere Cumhurbaşkanı ile uçakta konuştuk. Önce İsviçre’den bahsetti, bu ülkenin Türkiye açısından önemini anlattı. Hazırlıklara aylar öncesinden başladıklarını, İsviçreli muhataplarıyla BM zirvesinde bile ziyaret üzerine konuştuklarını söyledi.

 

Seyahate katılan gazetecilerin hepsi Ankara temsilcisi olunca uçaktaki sohbet ister istemez içerideki sıcak gündeme kaydı. Balyoz davası sanıklarından üç generalin bakanlar tarafından açığa alınmasını sorduk ilkin… Öncesinden haberdar olduğunu söyledi. ‘Hukuk işledi, mevzuat açısından büyütülecek bir şey yok.’ dedi.

 

Açığa alma mevzuatının daha önce emniyet genel müdürlüğü gibi üst düzey bürokratlara da uygulandığına dikkat çekti. Normalleşmenin gereği olarak yorumladı. Generallerin açığa alınmasının ilk olduğuna vurgu yapıldı. Cumhurbaşkanı, generalleri ayrı statüye oturtmadı. Bürokratlar arasında saydı.

 

Üç general de açığa alma işlemini mahkemeye götürdü. Gül, sürecin bundan sonra nasıl işleyeceği sorusuna ‘Ben detayları bilmem. Hukuk mevzuatımız ne söylüyorsa o olur.’ dedi. Cumhurbaşkanı generallerin açığa almasını hukuk çerçevesinde değerlendirdi. Daha öte anlamlar yüklemekten kaçındı.

 

Kürt meselesi Gül’le sohbetin olmazsa olmaz konularından… CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Diyarbakır’ı ziyaret etmesinden memnun. ‘Bundan normal ne olabilir?.. Diyarbakır’a gitmemesi anormal.’ dedi. Anamuhalefet partisinin bu meseleye ilgi göstermesinin önemli olduğunu anlattı.

 

‘Bölgeye herkesin, tüm partilerin daha sık gitmesi lazım.’ diyerek diğer partilerin liderlerine de çağrıda bulundu. Gül, Kürt sorununun seçim sonrasına bırakılması düşüncesinin doğru olmadığını söylerken ‘Bu her günün meselesi… Neyi bırakıyoruz?’ dedi.

 

Kamuoyunda ‘Kırmızı Kitap’ olarak bilinen ‘Milli Siyaset Belgesi’ yeniden yazıldı. Gül, eskiye göre ne tür değişiklikler olduğu sorusuna cevap verirken şöyle dedi: ‘Düzenlemelerin hepsi Türkiye’nin ulaşmak istediği yere göre yapılıyor. Demokratik olarak da ekonomik olarak da gelişmiş bir ülke standartlarına göre yapılıyor. Mevzuatlar değişecek. Uygulamalar değişecek.’ Daha fazla ayrıntıya girmedi.

 

Cumhurbaşkanı Gül’ün İsviçre’ye ziyareti bir ilk… Birçok ülkenin ardından ilk’lere İsviçre de eklendi. Uçağımız Zürih’e indi, Bern’e trenle geçtik. Bern, Avrupa’nın en küçük başkenti… Yeşillikler içinde, sokaklar sakin, şehrin dinginliği dikkat çekici. Gül’ün ziyareti bu minyatür başkenti hareketlendirdi.

 

m.unal@zaman.com.tr

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Kategori: Basında Yargı Haberleri

Etiket: