27 Eylül 2020 - Pazar
Basın Duyuruları
Anasayfa » Mevzuat » Yargı Kararları » İnanç Sözleşmelerinde İspat Sorunu

İnanç Sözleşmelerinde İspat Sorunu

  • İnanç Sözleşmelerinde İspat Sorunu

  • İnançlı İşleme Dayalı Olup Dinlenilirliği Kabul Edilen İddiaların İspatının, Şekle Bağlı Olmayan Yazılı Delil Olduğu

  • İlişki ile Bağlantılı Olduğu Saptanan Banka Dekontlarının Delil Başlangıcı Teşkil Edeceği Ve Çekişmenin Giderilmesinde Gözardı Edilemeyeceği hakkında.

T.C. YARGITAY 1. HUKUK DAİRESİ  KARARI

DAVA : Taraflar arasında görülen tapu iptali ve tescil davası sonunda, yerel mahkemece davanın reddine ilişkin olarak verilen karar davacı vekili tarafından yasal süre içerisinde temyiz edilmiş olmakla dosya incelendi, Tetkik Hakimi …’ün raporu okundu, açıklamaları dinlendi, gereği görüşülüp düşünüldü;

KARAR : Dava, inançlı işlem hukuksal nedenine dayalı tapu iptal ve tescil isteğine ilişkindir.

Davacı, dava dışı kardeşi …’ın maddi ihtiyaç içine girdiği dönemde yardım etmek amacıyla ve sonrasında iade edileceği inancıyla maliki olduğu 18137 parsel sayılı taşınmazda kayıtlı 6 numaralı bağımsız bölümü adı geçen kardeşinin eşi olan davalı …’e bedelsiz olarak satış suretiyle devrettiğini, devirden sonra davalı …’in mortgage kredisi çektiğini, aralarındaki anlaşma güvene dayalı olduğundan yazılı belge imzalanmadığını, sonrasında davalı … ile kardeşi …’ın boşandıklarını ve davalı …’in kredi borçlarını ödememeye başladığını, taşınmazının icra yoluyla satılmasını önlemek amacıyla 2 yıl boyunca kredi borcunu kendisinin ödediğini, ancak davalının geri devretmekten kaçındığını ve taşınmazı işbirliği içerisinde olduğu diğer davalı …’e muvazaalı olarak devrettiğini ileri sürerek tapu kaydının iptali ile adına tescilini istemiş, 04.01.2016 tarihli ıslah dilekçesiyle, öncelikle iptal-tescil, olmadığı taktirde taşınmaz bedelinin davalı …’den tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı …, taşınmazı bedeli karşılığında satın aldığını ve boşandıktan sonra maddi durumunun kötüleşmesi sebebiyle davalı … ve ihbar olunan …’a satış suretiyle devrettiğini, satışın gerçek olduğunu, muvazaanın bulunmadığını; diğer davalı …, taşınmazı bedeli karşılığında satın aldığını, davacı ile davalı … arasındaki ilişkiyi bilemeyeceğini, iyiniyetli üçüncü kişi olduğu belirterek davanın reddini savunmuşlardır.

Mahkemece, iddianın yazılı delil ile kanıtlanamadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.

Dosya içeriği ve toplanan delillerden; çekişme konusu 18137 parsel sayılı taşınmazdaki 6 numaralı bağımsız bölüm davacı adına kayıtlı iken 29.06.2005 tarihinde davalı …’a satış suretiyle temlik ettiği, sonrasında davalı …’in de taşınmazı 25.01.2013 tarihinde 1/2’şer eşit paylarla diğer davalı … ve ihbar olunan …’a satış yoluyla devrettiği anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme (iade) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.

Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek ve iade edilmek üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar.

Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır.

Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesini istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı, inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda yalnızca bir borcu kalmıştır.

Uygulamada mesele, 5.2.1947 tarih 20/6 Sayılı İçtihadı Birleştirme kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir.

Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan muvazaa ve nam-ı müstear iddialarının, Medeni Kanunun yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır.

Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına gerçek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdülebileceği, “kötüniyetli ve haksız gizlemeler” dışında,belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da, temsil ve vekalet ilişkisinde, mülkiyette halefiyet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefiyeti düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunamayacağı, zira TBK’nin 509. maddesindeki “Vekilin, kendi adına ve vekâlet veren hesabına gördüğü işlerden doğan üçüncü kişilerdeki alacağı, vekâlet verenin vekile karşı bütün borçlarını ifa ettiği anda, kendiliğinden vekâlet verene geçer.” hükmünün bu düşünceyi doğruladığı, öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmi senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan TBK’nin 19. maddesi kapsamında düşünülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile ispatının mümkün olduğuna, hükmolunmuştur.

İçtihadı Bileştirme kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı bulunduğu tartışmasızdır. Nam-ı müstear için düzenleme getiren 1947 tarihli kararın, teminat amacıyla temlike dair inanç sözleşmelerini kapsadığı da kuşkusuzdur. Uygulamada anılan sözleşmeler gerek özü,gerek işleyişi açısından,genelde muvazaa, özelde ise nam-ı müstear başlıkları altında nitelendirilegelmektedir.

Belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararında da değinildiği üzere; inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından tarafları bağlayıcı, diğer yandan, mülkiyetin naklinin sebebini teşkil etmesi açısından tasarruf işlemlerini bünyesinde barındıran sözleşmelerdir. Bu durumda koşulların oluşması halinde taşınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir.

İçtihadı Birleştirme kararının sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme kararının kapsamının genişletilmesi, hemde taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırılamaz.

05.02.1947 tarihli 20/6 Sayılı İnançları Birleştirme kararı uyarınca, inançlı işleme dayalı iddianın, şekle bağlı olmayan yazılı delille kanıtlanması gerekeceği kuşkusuzdur.

Şayet, ispat külfeti kendisinde olan tarafın yazılı bir belgesi yok ise ancak taraflar arasında gerçekleştirilen mektup, banka dekontu, yazışmalar gibi birtakım belgeler var ise bunların yazılı delil başlangıcı sayılacağı ve iddianın her türlü delille kanıtlanmasının olanaklı hale geleceği sabittir. Şayet, yazılı delil başlangıcı sayılacak böylesi bir olgu da bulunmuyor ise iddia sahibinin son başvuracağı delilin karşı tarafa yemin teklif etme hakkı olduğu da şüphesizdir.

Somut olaya gelince; davacı, çekişme konusu taşınmazın temlikinin inançlı işleme dayalı olduğunu ve taşınmazı teminat göstererek davalı … tarafından kullanılan banka kredisinin kendisi tarafından ödediğini iddia ederek dava dilekçesi ile birlikte bir takım banka dekont fotokopilerini dosyaya ibraz etmiş, ne var ki mahkemece davalı … tarafından kullanılan krediye ilişkin kredi sözleşmesi, kredi borç taksitlerinin kim veya kimler tarafından yatırıldığı, davacı tarafından ödeme yapılıp yapılmadığı hususları araştırılmadan ve buna ilişkin belgeler getirtilip incelenmeden sonuca gidilmiştir. Ayrıca davacının delil olarak dayandığı … 2.İcra Müdürlüğünün 2008/5646 Sayılı icra dosyası da getirtilip incelenmemiştir.

Hemen belirtmek gerekir ki; taraflar arasındaki ilişki ve çekişmenin çözüme kavuşturulması bakımından yukarıda değinilen İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca yazılı belge ile ispatı gerekmekte ve fakat böylesine bir belgenin bulunmadığı anlaşılmakta ise de; davacının sunmuş olduğu dekontların bu ilişki ile bağlantılı olduğunun saptanması halinde delil başlangıcı teşkil edeceği ve çekişmenin giderilmesinde gözardı edilemeyeceği, 6100 Sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 202. maddesi hükmü gereğince delil başlangıcı sayılabilecek belgelerin bulunması halinde tanık dinletilmesinin mümkün olduğu açıktır.

Hâl böyle olunca; tarafların göstermiş oldukları tüm delillerin eksiksiz toplanması, davalı …’in kullandığı banka kredisine ilişkin dosyanın eksiksiz bir şekilde (ilk taksitten itibaren dekontlar dahil) ilgili bankadan celp edilmesi, kredi ödemelerinin kim ya da kimler tarafından yapıldığının saptanması, dekontların delil başlangıcı niteliğinde olup olmadığının değerlendirilmesi, bu nitelikte sayılması durumunda iddianın her türlü delille kanıtlanması olanaklı hale geleceğinden tanıkların bu kapsamda dinlenilmesi, tüm deliller birlikte değerlendirilerek çekişme konusu taşınmazın inançlı işlem kapsamında davalı …’e devredildiği saptanır ise 6098 Sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 97. maddesindeki düzenleme de gözetilerek, varılacak sonuç çerçevesinde iddiaların sabit görülmesi halinde son kayıt maliki olan diğer davalı …’ın iktisabının iyiniyetli olup olmadığı ve TMK’nin 1023. maddesinin koruyuculuğundan yararlanıp yararlanmayacağının araştırılması ve sonucuna göre bir karar verilmesi gerekirken eksik inceleme ve yanılgılı değerlendirme ile yazılı olduğu üzere karar verilmiş olması doğru değildir.

SONUÇ : Davacının yerinde bulunan temyiz itirazlarının kabulü ile, hükmün (6100 Sayılı Kanun’un geçici 3.maddesi yollaması ile) 1086 Sayılı HUMK’un 428.maddesi gereğince BOZULMASINA, peşin alınan harcın temyiz edene geri verilmesine, 16/09/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Share
Copy Protected by Chetan's WP-Copyprotect.
Free WordPress Themes - Download High-quality Templates